Kaşağı (Ömer Seyfettin) Kitabı Özeti
Mart 19, 2008
Kaşağı
(Omer Seyfettin)
Konu
Kardeşine iftira atıp, onun olumunden sonra vicdan azabıyla yanıp tutuşan bir çocuğun dramı anlatılmaktadır.
Ozet
Annesi, İstanbul’a gittiği için kendisinden bir yaş kuçuk olan kardeşi Hasan’la artık Dadaruh’un yanından hiç ayrılmaz. Bu, babasının seyisi, yaşlı bir adamdır. En sevdikleri şey atlardır. Dadaruh’la birlikte onları suya goturmek, çıplak sırtlarına binmek, onlar için çok zevklidir. Torbalara arpa koymak, yemliklere ot doldurmak, gubreleri kaldırmak eğlenceli bir oyundan daha çok hoşlarına gider. Dadaruh eline kaşağıyı alıp işe başladı mı, tıkı… tık… tıkı… tık… tıpkı bir saat gibi… yerinde duramaz, bunu goren kuçuk çocuk ben de yapacağım! diye tutturur.
O vakit Dadaruh, onu Tosun’un sırtına koyar, eline kaşağıyı verir,
- Hadi yap! Der.
Bu demir gereci hayvanın ustune surter, ama o uyumlu tıkırtıyı çıkaramazdı.
Her sabah ahıra gelir gelmez,
- Dadaruh, tımarı ben yapacağım, der.Ama adam izin vermez ancak boyu at kadar olunca yapabileceğini soyler.Boyu atın karnına bile varmıyordu. Oysa en keyifli, en eğlenceli şey buydu. Sanki kaşağının duzenli tıkırtısı Tosun’un hoşuna gidiyor, kulaklarını kısıyor, kuyruğunu kocaman bir puskul gibi sallıyordu. Tam tımar biteceğine yakın huysuzlanır, o zaman Dadaruh, “Hoyt..” diye sağrısına bir tokat indirir, sonra oteki atları tımara başlardı.Bir gun yalnız başına kalır. Hasan’la Dadaruh dere kenarına inmişlerdi. İçimde bir tımar etmek hırsı uyanır. Kaşağıyı arar, bulamaz. Annesinin bir hafta once İstanbul’dan gonderdiği armağanlar içinden çıkan fakfon kaşağı, pırıl pırıl parlıyordu. Hemen alıp, Tosun’un yanına koşar, karnına surtmek ister fakat rahat durmaz.
- Sanırım acıtıyor? Diye duşunur.
Gumuş gibi parlayan bu guzel kaşağının dişlerine bakar. cok keskin, çok sivridir. Biraz koreltmek için duvarın taşlarına surtmeye başlar. Dişleri bozulunca yeniden dener. Gene atların hiçbiri durmaz ve kızar. Ofkesini sanki kaşağıdan çıkarmak ister. On adım ilerdeki çeşmeye koşar. Kaşağıyı yalağın taşına koyup yerden kaldırabildiği en ağır bir taş bularak ustune hızlı hızlı indirmeye başlar.
İstanbul’dan gelen, ustelik Dadaruh’un kullanmaya kıyamadığı bu guzel kaşağıyı ezip, parçalar. Sonra yalağın içine atar. Babası çeşmeye bakarken, yalağın içinde kırılmış kaşağıyı gorur; Dadaruh’a yanına çağırınca çok korkar. Dadaruh şaşırır, kırılmış kaşağı ortaya çıkınca, babası bunu kimin yaptığını sorar.Dadaruh,
- Bilmiyorum, der.
Babasının gozleri ona doner, daha bir şey sormadan, çocuk kaşağıyı kardeşi Hasan’ın kırdığını soyler. “Dadaruh uyurken odaya girdi. Sandıktan aldı. Sonra yalağın taşında ezdi” der.
Babası Hasan’I çağırır.
-Bu kaşağıyı niye kırdın?diye sorar.
Hasan, Dadaruh’un elinde duran alete şaşkın şaşkın baktıp, sarı saçlı başını sarsarak,
- Ben kırmadım, der.
- Doğru soyle, darılmayacağım. Yalan çok kotudur, der babası. Hasan inkârda direnir. Baba ofkelenir. Uzerine yurur “Utanmaz yalancı” diye yuzune bir tokat indirir.
- Gotur bunu eve; sakın bunu bir daha buraya sokma. Hep Pervin’le otursun! diye haykırır.
Artık ahırda hep yalnız oynar. Hasan eve hapsedilir. Annesi geldikten sonra da bağışlanmaz.Annesi onun iftira atabileceğine hiç ihtimal vermez.
Ertesi yıl anne, yazın gene İstanbul’a gider.Hasan’a ahır hâlâ yasaktır. Bir gun birdenbire hastalandı. Doktor “Kuşpalazı” der. Babası yatağın başucundan hiç ayrılmaz. Hizmetçi kardeşinin oleceğini soyler ve çocuk ağlamaya başlar. Gece uyuyamaz, uykuya dalar dalmaz Hasan’ın hayali gozunun onune gelir “İftiracı! İftiracı!” diye karşısında ağlar. Pervin’i uyandırır. Hasan’ın yanına gitmek istediğini ve babasına bir şey soylemek istediğini soyler.Yarın soylersin, der.Sabaha kadar gene gozlerini kapayamaz. Hava henuz ağarırken Pervin’i uyandırır. Ama zavallı suçsuz kardeşi, o gece olmuştur.
Ana Fikir
Yalan soylemek kotu bir alışkanlıktır.
Şahıslar ve Olaylar
Buyuk çocuk: Hasan’ın abisidir.babasından çok korkar.Atları çok sever.
Hasan: Kuçuk kardeştir.O da babasından çok korkar ve atları çok sever.Geçirdiği hastalık olumune sebep olur.
Dadaruh: Evin seyisidir. Butun zamanını atlarla geçirmekyen çok zevk alır.İki çocuğu da çok sever.
Pervin: Evin hizmetçisidir. cok yumuşak kalplidir ve herşeyi açıkça soyler.Bir o kadar da sulugozdur.
Baba: cocuklarının uzerinde buyuk bir otorite sahibidir. cocukları onu çok sever ama ondan çok korkarlar.
Yazar Hakkında Bilgi
Omer Seyfettin, yazı ve oykuleriyle dilde sadeleşme hareketinin onculuğunu yaparak yeni bir edebiyat akımının oluşumunu sağlayıp, Turk oykuculuğunde kısa oyku turunun dil, anlatım tekniği ile tematik yonden ilk ozgun orneklerini vermiştir. Aynı zamanda ulusal edebiyat akımını başlatan yazarlardan olan Omer Seyfettin 28 Şubat 1884′te Gonen’de doğdu. Oğrenimine, dort yaşında iken, Gonen Mahalle Mektebi’nde başladı. Ailesiyle birlikte İstanbul’a gelince (1892), ilkoğrenimini ozel bir okul olan Aksaray’daki Mekteb-i Osmani’da surdurdu.
Babasının isteği uzerine, Eyup baytar Ruştiyesi’nin subay çocuklarına ozgu bolumune yatılı olarak yazıldı (1893). Buradaki eğitiminden sonra (1896), Edirne Askeri İdadisi’ni (1900) ve İstanbul Mekteb-i Harbiye’yi bitirdi. 22 Ağustos 1903′te piyade teğmeni rutbesiyle mezun oldu. Ziya Gokalp ve arkadaşlarının çıkardıkları “Genç Kalemler” dergisinin kadrosuna katıldı. Balkan Savaşı’nın başlaması uzerine, yeniden orduya çağrıldı (14 Eylul 1914). Kısa bir sure “Turk Sozu” dergisinin başyazarlığını yaptı. lan Calibe Hanım’la evlendi (1915). Eylul 1918′de eşinden ayrıldı. 6 mart 1920′de kaldırıldığı Haydarpaşa Hastanesi’nde şeker hastalığından oldu. Kadıkoy Kuşdili’ndeki Mahmut Baba Turbesi mezarlığına gomuldu. 1939′da, kemikleri Zincirlikuyu Mezarlığı’ndaki Asri Mezarlık’a taşındı.
ESERLERİ:
Romanları:
Yaşadığı yıllarda yayınlanan uç romanı ( Ashab-ı Kehfimiz, Efruz Bey, Yalnız Efe, 1919) onun bu alanda yarım kalmış denemeleri olarak sayılır.
“Fantezi roman” olarak nitelendirilen Efruz Bey; 1908′den Mutareke yıllarına kadarki sureci, aydın kişilerin eleştirisi ekseninde yansıtır. Donemin aydın hastalıklarını, siyasi akımların yanlış yonsemelerini toplumsal eleştiri bağlamında, yeni bir roman tekniğiyle verir.
Yarın kalan romanı Yalnız Efe, destansı bir nitelik taşır. Konusunu bir halk menkıbesinden almıştır. Donemin toplumsal ortamında, yapılan haksızlıklara başkaldırarak silahlanıp dağa çıkan -kız kahraman- Yalnız Efe’nin kişiliğinde Turk halkanın direnme gucunu gostermeye çalışmıştır.
Oyku: Harem, (u.o.), 1918; Yuksek Okçeler, (o.s.), 1923; Gizli Mabet, (o.s.), 1923; bahar ve Kelebekler, (o.s.), 1927.
Butun Eserleri, temalarına gore bir araya getirilen basım: Efruz Bey, 1970; kahramanlar, 1970; bomba, 1970; Harem, 1970; Yuksek Okçeler, 1970; Yuzakı, 1970; Yalnız Efe, 1970; Falaka, 1970; Aşk Dalgası, 1970; Beyaz Lale, 1970; Gizli Mabet, 1970.
İnce Memed (Yaşar Kemal) Kitabı Özeti
Mart 19, 2008
İnce Memed
(Yaşar Kemal)
Konu
Anadolu halkının geri kalmışlığı, cahil bırakılmışlığı ve koy hayatının sefaleti
Ozet
Toroslar’dan Akdeniz’e uzanan Dikenliozu’ndeki beş koyden birisi Değirmenoluk’tur. Bu koyun insanları koylerinden dışarıya çıkmazlar. Onun için buraların kendine has kanun ve toreleri vardır. Bu kanun ve toreleri Abdi Ağa koyar ve uygular. Dışarıdan kimse gelmez ve karışmaz.
Koyun yağız delikanlılarından Memed gunlerdir Abdi Ağa’nın tarlasını surmektedir. Artık dayanamayacağını anlayınca herşeyi bırakıp Kemse Koyu’ne gider ve Suleyman’a sığınır. Memed’in bu yaptığı aslında butun koy ahalisinin hayalidir. Memed kışı Kesme Koyu’nde geçirir. Anasını ve koyunu ozlemiş olmasına rağmen donmemekte kararlıdır. Bir gun koyden bir tanıdık onu gorur ve bu haberi hemen Abdi Ağa’ya yetiştirir. Bunu oğrenen Abdi Ağa Suleyman’ın kapısına dikilir ve Memed alıp koye goturur. O yaz Memed hasatı yapar ve Abdi Ağa’nın topraklarını surer. Abdi Ağa ise ceza olarak ona hasatın beşte birini verir. O kış Memed ve anası çok zorluk çekerler.
Memed arkadaşı Mustafa ile ilk defa kasabaya giderler. Yolda iyi, mert bir eşkiya olan ve hayranlık duydukları Kara Ahmet’le karşılaşırlar. Kasabadaki yaşam Memed’i çok etkiler. Ağaların olmadığı herkesin hur olduğu bu hayat ozlemiyle Memed sevgilisi Hatçe’yi kaçırmak için koye gider ve barber kaçarlar. Abdi Ağa’nın yeğeninin nişanlısı olan Hatçe ile Memed’in kaçmalarının ardından Ağa’nın adamları ve yeğeni onları yakalamak için izlerini surerler. Nitekim bulurlar. Aralarında çatışma çıkar. Abdi Ağa’nın yeğeni olur, Memed yaralanır ve kaçar. Hatçe ise yakalanır. Memed’in sığınacak bir yeri olmadığı için Deli Durdu denilen bir eşkiyanın çetesine sığınır. cetenin yaptığı haksızlıkları goren Memed Deli Durdu’dan nefret eder.
Bu sırada Abdi Ağa Hatçe’yi cezalandırmak için ona bir tuzak kurar. Yeğenini Hatçe’nin oldurduğune jandarmaları ikna eder ve Hatçe hapishaneye duşer.
Eşkiyalığa iyice alışan Memed zulmetmeye dayanamaz ve çeteden ayrılıp yeni dostlar bulur ve onlarla gezmeye başlar. Bir gece koye geldiğinde anasının olduğunu duyar ve Hatçe’nin başına gelenleri oğrenir. Ardından Abdi Ağa’nın izini surmeye başlar.
Bu arada Abdi Ağa Memed’i ortadan kaldırmak için bir tuzak kurar. Memed ise kasabada Hatçe’yi bulur ve bir yolunu bulup onu ve arkadaşını hapishaneden kaçırmayı başarır. Koyluleri de Abdi Ağa’ya karşı gelmeleri konusunda yureklendirir. O kış koyluler Abdi Ağa’ya hasatlarından bir buğday tanesi bile vermezler.
Abdi Ağa Ankara’ya telgraf çeker ve Memed’in gizlendiği yeri ihbar eder. Jandarmalar Memed’i kıstırırlar. Aralarında çatışma çıkar. Tam bu sırada Hatçe doğum yapar. Memed eşi ve çocuğu için teslim olur fakat bu esnada Hatçe vurulur. Memed’in dunyası yıkılır. O sırada çıkan afla serbest kalır. Doğan çocuğunu Hatçe’nin hapishane arkadaşı alır ve Gaziantep’in bir koyune goturur.
Olaylardan Abdi Ağa’yı sorumlu tutan Memed koye gelir ve Abdi Ağa’yı vurur. Bu duruma sevinen koylu bayram eder. Memed ise atını dağlara doğru surer ve o gunden sonra Memed’den haber alınmaz.
O gun bu gundur Dikenliduzu Koyluleri, çift koşmadan once çakırdikenleri ateşe verirler. İşte tam o gunlerde Alidağ’ın doruğunda bir top ışık patlar, uç gun uç gece yanar durur.
Ana Fikir
En yuksek makamlarda bile olsak kimseye haksızlık etmeye hakkımız yoktur.
Şahıslar ve Olaylar
İnce Memed: Toroslar’da Değirmenoluk Koyu’nde yaşayan yoksul ve yetim bir koylu çocuğu. Abdi Ağa’nın baskısına dayanamaz, onun yeğenini oldurur ve dağa çıkıp eşkiya olur.
Abdi Ağa: Dikenliozu’nde bulunan beş koyun sahibi, merhametsiz, bencil ve zengin bir koy ağası.
Yazar Hakkında Bilgi
HAYATI
· 1922’de Adana’da doğdu.
· Asıl adı Kemal Sadık GOKcELİ olan Yaşar KEMAL, ortaokul son sınıfa kadar okudu. İşçilik, katiplik, bekçilik, memurluk, arzujhalcilik gibi çok çeşitli işlerde çalıştı.
· Yazı hayatına şiirle başladı. İlk şiiri Adana Halkevi dergisi “Goruşler”de yayınlandı.
· Uzun zaman folklorla uğraştı, derlemeler yaptık.
· Cumhuriyet gazetesinde fıkralar ve roportajlar yazdı.
· İstanbul’a taşındıktan sonra hikayeler yazdı(1951).
ESERLERİ
· HİKAYE KİTAPLARI;
Sarı Sıcak(1952)
· ROMANLARI;
İnce Memed
· ROPORTAJ;
Yanan Ormanlarda Elli Gun (1955),
cukurova Yana Yana(1943),
Peri Bacaları(1957),
Bulut Kaynıyor(1974).
· DENEMELER, FIKRALAR;
Taş catlas(1961),
Baldaki Tuz(1974),
· DERLEME
Ağıtlar (1943)
Huzur (Ahmet Hamdi Tanpınar) Kitabı Özeti
Mart 19, 2008
(Ahmet Hamdi Tanpınar)
Konu
Mumtaz’ın Nuran’a olan aşkının oykusu
Ozet
Mumtaz ve Suat’ın Nuran’a olan aşklarıdır oykunun merkezi. Mumtaz ve Nuran birbirini sevmekte ve evlenmeyi tasarlamaktadırlar. Umitsizliğe duşen Suat ise kendini asarak intihar eder. Bu trajedi nedeni ile Nuran’dan ayrılan Mumtaz’ın iç dunyası yıkılmıştır. Radyoda II.Dunya savaşının başladığı haberi verildiği sırada, Suat’ın hayalini goren Mumtaz merdiven başına yıkılır (bazı edebiyat incelemecileri, sonda Mumtaz’ın olduğu biçiminde yorumlar yapmış olsalar da, Tanpınar’ın metninde olum telaffuz edilmiyor).
Mumtaz, Beyazıt Sahaflar carşısında, salaş dukkanlarda, bit pazarında, cekmece’de balıkçı muhitinde ve kır kahvelerinde dolaştırırken, İstanbul’un bir kronikçisi, İstanbul’da eski zamanın donup kaldığı ve biriktiği koşelerin bir tasvircisi oluyor romanda. Huzur’un sonraki bolumlerinde Boğaz’a, zengin bir eve, sanki başka bir dunyaya geçiyoruz. Pırıl pırıl gorunen modern semtte onceleri çok mutlu olan Mumtaz, giderek bu çevrede yaşayan insanlardan kaynaklanan olayların sonucunda yıkılır. Geçilmemesi gereken bir sınırı çiğnemiştir o!
Her yeni tecrube gibi şahsîdir, her yeni tecrube gibi ilktir. Mumtaz, bindiği bir Ada vapurunda Nuran’a rastlamış ve “Tehlikeli denecek derecede zengin, her ihtimale gebe, her mânasında velûd bir kadınlık hayatı(nın), bakımsız bir tarla gibi sırf kendisini işleyecek erkeğin yokluğundan yarı hulyâ, yarı verimsizliğin butun sebeplerini kendisinde goren bir aşağılık duygusu içinde akıp gittiğini” farketmiştir. Bu tesbitin arkası kendiliğinden gelecek ve zalim bir çocukluğun ara sokaklarından geçerek kendisini İhsan’ın kollarına atan Mumtaz, fikrî zeminini sağlamlaştırmış bir insan olarak duygusal arka planını inşa etmeye soyunacaktır: “O madem ki artık benim için herşeydir, o halde butun kâinatımla ona taşınmalıyım.” der.
Ana Fikir
Her aşkın bir ıstırap ve çilesi bazen insana mutluluk bazen de mutsuzluk verir.
Şahıslar ve Olaylar
Dort bolumden oluşan kitabın her bolumu, oykunun dort kahramanının, İhsan, Nuran, Suat ve Mumtaz’ın adlarıyla verilir. Ancak, romanın ana karakteri Mumtaz’dır. Yazar, diğer uç
karakteri de Mumtaz’la olan ilişkileri çerçevesinde tanıtır bize. Birinci donem Turk romanında mekan Doğu-Batı değerlerini temsil etmek bakımından bir anlam taşıyor ve kent ikiye ayrılıyordu. İstanbul tarafının mahalleleri Osmanlı-İslam geleneklerinin, goreneklerinin değerlerinin yaşadığı semtlerdi. Beyoğlu tarafı ise kentin Batılılaşmış oteki yarısıydı. Oturulan mekan olarak konak ve apartman Doğu-Batı karşıtlığının simgesiydi. İlk donem yazarları arasında, Doğu-Batı karşıtlığı ve kimlik sorununu, İstanbul’un farklı semtlerini karşı karşı getirerek işlemektedir.
Yazar Hakkında Bilgi
Ahmet Hamdi Tanpınar, 1901 İstanbul doğumlu. Babasının işi gereği, ilkokuldan liseye kadar Andolu’nun çeşitli şehirlerinde surdurdu eğitmini. İstanbul Darulfunun Edebiyat bolumununden 1923′de mezun olduktan sonra Erzurum, Konya ve Ankara’da edebiyat oğretmenliği yaptı. İstanbul Guzel Sanatlar Akademisi’nde dersler veren Tanpınar, İU Edebiyat Bolumu Tanzimat Edebiyatı kursusunde proesorluğe seçildi. 1942-1946 yılları arasında Maraş milletvekili olduktan sonra yeniden eğitim hizmetine dondu, 1949 yılında İU Edebiyat Bolumu Yeni Turk Edebiyatı profesorluğune getirildi. 1962 yılında kalp rahatsızlığı sonucu olen Ahmet Hamdi, çok sayıda şiir, hikaye, roman ve deneme yazmıştı.
1949 tarihinde basılan “Huzur”, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın en tanınmış romanıdır.
|» Roman Ozetleri Sayfasına Don! « |
Not: İçerik, internetten alıntılanarak derlenmiştir…
Fatih - Harbiye (Peyami Safa) Kitabı Özeti
Mart 19, 2008
Konu
Neriman’ın kendi kulturuyle batı kulturu arasındaki kayboluşu ve doğru yolu buluşu.
Ozet
Neriman’la Şinasi çocukluk arkadaşlarıdır. Tanıdıkları ilk karşıt cins birbirleridir. İlk başta ikisi de birbirlerini seviyorlardı. Okula beraber gidip geliyorlardı. Universite de bile beraberdiler. Neriman’ın babası Faiz Bey’dir ve Şinasi’yi de çok sevmektedir. Bazı geceler Faiz Bey’in evinde saz çalarlar ve sohbet ederlerdi. Herkese bir gun Şinasi ile Neriman’ın evleneceğini duşunuyordu.
Giderek Neriman Şinasi’den soğumaya başladı. Neriman oturduğu mevki olan Fatih’I, sevmemektedir. cunku Fatih, doğuyu, gelişmemişliği ve eskiyi temsil ediyordu. Oturduğu mahalle çok eskiydi ve evler de virane gibiydi. Bir gun Macit denilen yakışıklı, zengin ve kibar birisiyle tanışır. Macit Harbiye’de oturuyordu. Harbiye, gelişmişliği ve batıyı simgeliyordu.
Macit ile bir kaç sefer Şinasi’den habersiz buluşurlar. Bir gun Macit Neriman’a balo davetiyesi verir ve baloya davet eder. Nerman baloya gitmeyi çok istemektedir. Ama gitmesi için babasının iznini almak zorundadır. Tam babasına soyleyecekken babası ona Şinasi ile evlenmesini teklif eder. Hemen reddetmez ve 2-3 ay muhlet ister. Ve bolaya Şinasi ile gitmesi koşuluyla da izin alır.
Elbise için vitrinleri gezmeye çıktığında dayısının kızlarına uğrar. cunku dayısının kızları bu işlerde oldukça deneyimlilerdir. Eve gittiğinde bir kadının ağlamaktan harap olduğunu gorur ve nedenini sorar. Nedeni kızının intiharıdır. Kızı Rus gitariste aşık olmuştur. İkisi de başta çok mutlulardır ve birbirlerini çok sevmektedirler. Ancak çok sefil bir hayat surmektedirler. Buda kıza tak etmiştir.
Gunun birinde zengin bir adamla tanışan kız genci terk eder ve adamla yaşamaya başlar. Artık balolara gidebilmekte ve her istediğini yapabilmektedir. Ancak gerçek mutluluğu bulamamaktadır. Tahsil gormuş bir kız olduğundan hakiki guzelliği aramaktadır. Musiki, mutalaa ve samimiyet…Rus gencinde bunları bulabiliyordu ancak zengin adamda bunları bulamamaktadır.
Sonunda, gence donmeye karar verir ve aramaya başlar. Buyuk uğraşlar sonucu bulur ama genç kabul etmez. Kız bunun verdiği uzuntu ile evine gider ve tabanca ile kendini oldurur.
Hikayeden çok etkilenen Neriman evden izin alarak ayrılır. Kendi evine gelir ve babasına artık baloya gitmek istemediğini ve Şinasi ile evlenmeyi kabul ettiğini soyler….
Ana Fikir
Batının tekniğini almalıyız fakat kulturunu asla.
Şahıslar ve Olaylar
NERİMAN: musiki okulunda okuyan, bigili fakat biraz batı hayranı bir kızdır. Eğlencelere gitmek istemektedir.
ŞİNASİ: doğu kulturunu benimsemiş, bilgili ve battı kulturunden hoşlanmayan birisidir.
FAİZ BEY : Doğunun kulturu ile yetişmiş. Kendisini ve kulturunu iyi bilen, musikiyi ve sohbeti seven, bilgil ve olçulu birisidir.
Neriman’ın Şinasi’ye olan tutum değişikliği Macit ile tanışmasından ve Şinasi’yi biraz doğu hayranı ve batı kulturu karşıtı olarak duşunmesinden ileri gelmektedir. Şinasi’nin hiçbir zaman balolara ve eğlencelere gitmeyeceğini duşunmektedir.
Dayısının evine gittiğinde karşılaştığı manzara ve anlatılan hikaye Neriman’ çok etkilemiştir. Hikaye anlatılırken kendisini kızın yerine ve Şinasi’yi de Rus gencin yerine koyarak olayları aklında canlandırmış ve bir karara varmıştır. Anlatan hikaye Neriman’I doğru yola iletmiştir.
Yazar Hakkında Bilgi
(1899- 15 Haziran 1961): Yazar. İstanbul’da doğdu. Meşhur şair İsmail Safa’nın oğludur. Duzenli bir oğrenim goremedi. Kendi kendisini yetiştirdi. 13 yaşında hayata atıldı. Posta Telgraf Nezaretinde çalıştı. Oğretmenlik (1914-1918), gazetecilik (1918-1961) yaptı. Hayatını yazıları ile kazandı. İstanbul’da oldu.
Peyami Safa halk için yazdığı edebî değeri olmayan romanlarını “Server Bedi” imzası ile yayınladı. Sayıları 80′i bulan bu eserler arasında; Cumbadan Rumbaya (1936) romanıyla, Cingoz Recai polis hikâyeleri dizisi en unluleridir. Ayrıca ders kitapları da yazdı.
Romanları: Gençliğimiz (1922), Şimşek (1923), Sozde Kızlar (1923), Mahşer (1924), Bir Akşamdı (1924), Sungulerin Golgesinde (1924), Bir Genç Kız Kalbinin Curmu (1925), Canan (1925), Dokuzuncu Hariciye Koğuşu (1930), Fatih-Harbiye (1931), Atilla (1931), Bir Tereddudun Romanı (1933), Matmazel Noralya’nın Koltuğu (1949), Yalnızız (1951), Biz İnsanlar (1959). Hikâyeleri: Hikâyeler (Halil Açıkgoz derledi, 1980). Oyunu: Gun Doğuyor (1932). İnceleme- denemeleri: Turk İnkılâbına Bakışlar (1938), Buyuk Avrupa Anketi (1938), Felsefî Buhran (1939)
Eylül (Mehmet Rauf) Kitabı Özeti
Mart 19, 2008
Eylul
(Mehmet Rauf)
Konu
Sureyya ve onun karısı Suat ve akrabaları olan Necip Bey ile aralarında geçen olayları anlatmaktadır.
Ozet
Sureyya ve karısı Suat’ la birlikte babasının evinde oturmaktadır. Ama bu halden memnun değildirler. Babası hem yaşlı, hem dediği dediktir. Onun yuzunden her yaz bir tane taş ocağına benzeyen koye gelirler ve orada sıkıntıdan patlarlar. Suat bu arada başka olaylardan da sıkılmaktadır. Suat’ ın kardeşi Hacer akrabası olan Necip Bey’ le gonul eğlendirmektedir.
Hacer evli ve eşi de onun için herşeyini verecek nitelikte bir eştir. Daha sonraları Suat ile Sureyya birlikte mutlu bir şekilde yaşayabilmenin yolunu aramışlar ve bulmuşlardır. Suat Hanım gizlice babasından para isteyip eşi için bir yalı kiralar. Kocası bu duruma çok sevinir.
Necip de hem dostarı hemde akrabaları olarak Suat ve Sureyya’ nın yanına gelir. Sureyya için yelkenle gezmek ve balık tutmak vazgeçilmez bir zevktir. Sureyya bu alışkanlıklarını surdururken Suat da Necip’le birlikte piyano çalmaktadır.
Başbaşa geçen bu uzun yaz tatilinin sonlarında Necip Bey birşeylerin olduğunu, Suat Hanım’a aşık olduğunu anlar. Bu durumdan kurtulmaya çalışsada başarılı olamaz. Sonunda çare olarak onların yanından ayrılmaya karar verir. Giderkende Suat’ın eldivenlerinden bir tanesini izinsiz olarak hatıra olması için alır.
Daha sonraları Necip’in tifoya tutulduğu oğrenilir. Sureyya ve Suat buna çok uzulurler. Tehlike devresi geçince Necip’in yanına giderler. Necip hastalığın etkisiyle sinir yorgunluğu içerisindedir. Hacer Necip’in hastalığı sırasında yanında bulunmuş ve o sıralarda Necip’in kendiden geçmiş olduğu zamanda yastığının altından bir bayan eldiveni bulmuştur.
Hep birlikte hasta hakkında konuşurlarken Necip’in annesi eldiveni gosterir. Suat kendi eldivenini gorunce şok olur ve olayı anlar fakat kimseye sezdirmez. O sırada Necip’te sapsarı olur utancından ve çaresizliğinden ne yapacağını bilemez.
Necip hastalıktan sonraki iyileşme devresini yalıda geçirilmek uzere mecbur edilir. Halbuki O, onlardan kaçmak için uğraşmaktadır.
Bir yaz sessiz ve olaysız bir şekilde geçmiştir. Eylul gelince Sureyya konağa gider. Bu gidiş beklenen bir gidiş değildir. Suat bu duruma anlam veremez. Daha gitmeden once kışı bile beraber geçireceklerini soylemiştir. Ama Sureyya birşeyleri sezmiş olup, o yuzden gitmiştir.
Konağa geri donulur. Necip artık eskisi kadar yalıya gelmemektedir. Hele Hacer’in davranışları, onların her bakışlarından anlam çıkarmaya çalışan tavrı her ikisini de deliye dondurur. Birbirlerini buldukları anda, ister istemez kaybedeceklerdir. Suat kendisinden kalan, Necip’in aldığı eldivenin diğerini de verir. Bunun sebebi ise artık hayatın Suat için yaşamaya değer bir tarafı kalmamasıdır.
O gece konakta yangın çıkar. Herkesi bir telaş ve korku alıp goturur. Canlarını zor kurtarırlar. Ama Suat ortalıklarda yoktur. Sureyya alevlerin içine doğru Suat diye inlemektedir. Ama cesaret edemez. Necip bir haykırışla içeriye fırlar . Her ikiside çoken tavanın altında can verirler.
Ana Fikir
Her ikisi de evli olan kişilerin ellerinde olmadan , birarada bulundukları surede birbirlerine , eşlerinden habersiz yakınkaşmaları ve aralarındaki yasak aşkı anlatmaktadır.
Şahıslar ve Olaylar
Suat: Kocası Sureyya ile mutlu bir evlilik surdururken Necip Bey’e aşık olur.
Necip: Akrabaları olan Sureyya ve Suat’ın yanına gelip , Suat’a aşık olan bir adamdır.
Sureyya: Suat’ın kocasıdır. Onun için yelkenle gezmek ve balık tutmak vazgeçilmez bir zevktir.
Hacer: Suat’ın kardeşi ve Necip ile gonul eğlendiren bir kadındır.
Yazar Hakkında Bilgi
İstanbul’da doğdu. Soğuk ceşme Askeri Ruştiye’sini ve Bahriye Mektebi!ni bitirdi. Bir sure subaylık yaptıktan sonra, 2. Meşrutiyet’in ilanından sonra bu gorevinden ayrıldı. Hayatını yazarlıkla kazanmaya başladı.
|» Roman Ozetleri Sayfasına Don! « |
Not: İçerik, internetten alıntılanarak derlenmiştir…
Dokuzuncu Hariciye Koğuşu (Peyami Safa) Kitabı Özeti
Mart 19, 2008
(Peyami Safa)
Konu
cocukluğundan beri bacağından rahatsız olan ve kimseyi dinlemeyen birisinin, hayaller peşinde koşarken başından geçen olaylar.
Ozet
Yazarın kuçukluğunden beri çektiği hastalık onu hastahanelerden tiksindirmiştir. Fakat durumu ciddiyetini korumaktadır. Annesi ile kenar mahallelerin birinde virane ahşap bir evde yaşamaktadır.
Bir gun ameliyat olması gerektiğini oğrenip hastahaneden donduğunde evde annesini bulamaz ama odanın halinden annesinin şiddetli bir baş ağrısı geçirdiğini anlar. O sırada annesi gelir. Yazar ise annesini uzmemek için ona gerçekleri anlatmaz. Kendi doktaruna gidip ona gozukmesi gerektiğini soyler.
Annesi yazarın Erenkoye gideceğini oğrenince paşanında onu merak ettiğini soyler. Ertesi gun yazar once paşaya gider. Paşa ilk olarak sağlık durumunun nasıl olduğunu sorar yazar da kaçamak cevaplar vererek olayı geçiştirir. Daha sonra odaya Nuzhet gelir yazardan getirmesini istediği kitapları alır. Kızı gidince paşa yazara bir de doktor Ragıp Bey’ e gorunmesini tavsiye eder.
Paşanın uzaktan akrabası olan yazar kuçuk yaşlardan beri onunla konuşur, ona kitap okur. O akşam yine bir roman okumaktadır fakat paşa uyuyunca Nuzhet’ le birlikte beahçeye gider ve muhabbet ederler. Yazar on beş yaşında ve aralarında dort yaş olmasına rağmen Nuzhet’ i sevmektedir. Ancak onun da aynı duyguları hissetiğinden emin olmaz. Bahçede konuşurken doktor Ragıp’ ın Nuzhet’ i istediğini duyunca once uzulur ama Nuzhet oralı olmayınca, duyduğu şupheye rağmen keyfi yerine gelir. Daha sonra Nuzhet annesinin isteği uzerine uyumaya gider ve yazar da kendine olan tum guvenini kaybeder.
Hastalığı onu normal yaşından çok daha olgun davranmaya sevk etmiştir. Doktorun ikazlarına rağmen baston kullanmayan yazar o gece yatakta yorgun ve acı içinde kıvranmaktadır. Henuz uyumadan Nuzhet yazarın evine uğrar ve uyuyamadığını bahane ederek tekrar koyu bir muhabbete başlarlar. Ertesi gun yazar erkenden doktara gideceğinden Nuzhet onun uyumasını ister. Fakat yazar ona karşı olan zaafiyetini daha fazla saklayamaz, onu kendisine çekip bir kere oper ve Nuzhet şaşkınlık içerisinde koşarak eve gider.
Sabah olunca yazar Kadıkoye gider ve paşanın istediği kitapları alır ve sonra da annesine bir ay içerisinde gelemeyeceğini yazar. Oradan da doktara gider fakat operatorun dersi olduğundan goruşemezler. Operatorle akşama goruşebilen yazar ondan baston kullanması ve iyi yemesi ve dinlenmesi konusunda uyarı alır. İşi bitip koşke donen yazar içeriye girdiğinde kendisinden gizli bir şey konuşulduğunu anlar ve uzuntu içerisinde bahçeye oturmaya çıkar.
Daha sonra Nuzhet gelir ve yazar içeri girdiğinde annesinin dolabın arkasında çıplak olduğunu soyleyerek onu rahatlatır. Fakat akşam Nurefşan ona gerçekleri yani Nuzhet ile doktor Ragıp’ın durumlarını konuştuklarını soyler. Yazar hayal kırıklığına uğrar ve Nuzhet’ in odasına konuşmaya girer. Nuzhet yine yazarı ikna eder. Daha sonra ikisi de uyurlar.
Ertesi gunu Nuzhet’ le bahçede geçiren yazar Nuzhet’ le cinsel yakınlaşmalara girer. O akşam doktor Ragıp yemeğe gelir ve yazar hiç oralı olmaz. Konukları gidince Paşa yazara doktor hakkında goruşlerini sorar o da Ragıp’ ı Nuzhet’ e yakıştıramadığını soyler bunu duyan yengesi de içinden yazara karşı kin tutar.
Bir gun yazar yengesinin Nuzhet’i mikroplara karşı uyardığını ve eşyalarımızı ayırdım dediğini duyar ve bunun uzerine evi terk etme kararı alır. Ancak annesinin de o gun paşalara geleceğini duyması kararını değiştirmesine neden olur.
Hızla geçen gunlerden sonra nihayet evine donen yazarın ağrıları gun geçtikçe arttığından annesi onu fakulteye goturur. Operator ona durumun ciddiyetini hatırlatır ve yerinden bile kıpırdamamasını ister. Evi birden kalabalıklaşan yazarın yakınları onu teselli etmeye çalışır. Tekrar fakulteye gittiğinde operator bacağın kesilmesi gerektiğini soyler fakat buna razı olmayan yazar birden bayılıverir. Bundan etkilenen operator kasaplardan farkı olmaları gerektiğini soyleyip yazara, uç aylık bir surede bacağını kurtarmak için hastahanede kalması gerektiğini soyler.
Yazar bunu kabul etmek zorunda kalır ve Dokuzuncu Hariciye Koğuşuna yatırılır. Burası ona hapishane gibi gelir ve ilk gecesi olaylı biter. Bu korkuya dayanamaz ve butun gucuyle bağırıp çağırır. Zor geçen gunlerin sonunda ameliyat gunu gelir. Ameliyatı bitince yedinci pansumanda doktor bacağın kurtulduğun ancak yer basamayacağını soyler.
Daha sonra da Nuzhet’ ten gelen karttan Paşanın hastalandığını Nuzhet’ in de doktor Ragıp’ la nikahlanacağını oğrenir. Acılar içinde geçen gunlerin sonunda annesi doktor Mithat ve arkadaşı onu hastahaneden taburcu ettirirler.
Ana Fikir
Bize verilen oğutleri ciddiye almalı ve hayallere peşinden koşmamalıyız. Aksi takdirde kaybeden yine biz oluruz.
Şahıslar ve Olaylar
Nuzhet: Yerinde duramıyan yaşam dolu son derece hareketli birisi.
Paşa: Disiplinli, yardım sever ve dediğim dedik, inatçı birisi.
Yengesi: İçten pazarlıklı kızının iyiliğini duşunen bir anne.
Nurefşan: Koşkun hizmetçisi ve yazarın mutluluğu için elinden geleni yapan birisi.
Doktor Ragıp: Bakımlı ve kulturlu bir doktor.
Doktor Mithat: Yazarın doktoru.
Operator: İnsanliğa faydalı olmaya çalışan bilinçli bir tıp adamı.
Yazar: Tek bacağından acı çeken ve umitleri peşinde ruyalar aleminde koşan birisi.
Yazar Hakkında Bilgi
Peyami Safa İstanbul’ da 1899 yılında doğdu. Dokuz yaşında iken sağ elinin ekleminde kemik hastalığının başlaması, on uç yaşında iken de hayatını kazanmak zorunda kalması yuzunden duzenli okul oğrenimi goremedi, kendi kendini yetiştirdi. “
Biri Yerli ve Kopanlıklar Kralı” adlı (1913) ve “ Uç Kardeş” adlı (1918) birer hikâyelik iki kuçuk kitap çıkarıyor, Fagfur (1918) vb. gibi sanat dergilerinde hikâye çevirileri ve makaleleri yayımlanıyordu. Savaş sonunda, kardeşinin isteğiyle memurluktan ayrılıp basın hayatına atıldı. cıkardıkları “ Yirminci Asır” adlı bir akşam gazetesinde “ Asrın Hikayeleri” genel başlığı adı altında halk için gazete hikayeleri yazdı.
İlk otuz kırk tanesi imzasız yayımlanan bu hikâyeler o zaman çok beğenildi; yazar devrin ileri gelen bazı sanatçıları ( Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Yahya Kemal Beyatlı, Omer Seyfettin vb.) tarafından teşvik edildi. O tarihten sonra yalnız gazetelerde çalıştı. Fıkra, makale ve roman yazarı olarak geniş bir une ulaştı. Bu arada “ Kultur Haftası (1936) ve Turk Duşuncesi (1953-1960)” adlı iki de dergi çıkardı.
İkinci Dunya Savaşı yıllarında kendini Faşizm akımına kaptırdı; savaş sonrasında çalıştığı parti gazetelerine gore ikide bir ağız değiştirerek siyasal bir dengesizlik içinde bocaladığı, genellikle gerici bir takım goruşlerin savunuculuğunu yaptı. Ataturk’un sağlığında “ Turk İnkılabına Bakışlar (1938)” adlı bir kitap yazmışken Ataturk’un olumunden sonra devrin duşmanı bir yol tutu.
|» Roman Ozetleri Sayfasına Don! « |
Not: İçerik, internetten alıntılanarak derlenmiştir…
Ateşten Gömlek Kitabı Özeti
Mart 15, 2008
Ateşten Gömlek Kitabının Özetini Arayanlar Buraya…
KİTABIN ÖZETİ
İzmir’in işgalinde Yunanlıların, kocasını ve oğlunu öldürmeleri üzerine önce İstanbul’a gelen ve sahip olduğu Türklük şuuru ve mücadele azmiyle İstanbullu gençlerin bilinçlenmesini sağlayan Ayşe’nin uyandırdığı heyecana kapılan subaylar Anadolu’ya geçerler. Çeteler düşmanla savaşmaktadır. Bu savaşta Ayşe hasta bakıcı Peyami ise çeviricidir.
Ayşe kendisini seven ve evlenme teklif eden İhsan’a cevabını ancak İzmir alındıktan sonra vereceğini söyler. Peyami ise sevgisini Ayşe’ye açıklayamamaktadır. Cephede İhsan şehit düşer, Ayşe de ileri hatlar giderek orada can verir. Peyami ise kafasına aldığı kurşunla hastahanede ölür.
Peyami’nin ölümünden sonra doktorlar Peyami’nin notlarını araştırarak Ayşe adında birisinin kolorduda görev yapmadığını ve İhsan isminde birinin de alay komutanı olmadığını fark etmişlerdir.
KİTABIN ANA FİKRİ:
Vatanın bağımsızlığı için kadın-erkek demeden tüm halkın mücadele etmesidir.
KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
Peyami: İzmir’in işgali sırasında cephede çevirici olarak görev yapar. dışişleri memurudur. Ayşe’yi çok sever. Aynı zamanda çok duygusal bir kişiliğe sahiptir.
Ayşe: Savaş zamanında cephede hasta bakıcılık yapar. İzmir’in işgalinde milli mücadele ruhu içinde halkı bilinçlendirmeye çalışır. Çok hırslı, çekici ve hoş bir bayandır.
İhsan: Bir subaydır. Sakarya savaşında şehit düşmüştür. Ayşe’yi çok sever ve onunla evlenmek ister.
KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:
Kitap dil bakımından yalındır. Yabancı kelimelere fazla yer verilmemiştir, akıcı bir dille yazılmıştır. Bu romanda hem tarih hem de aşk konuları ustalıkla ele alınmıştır. Esrarengizliklerle dolu her an diğer sayfasında ne olacakmış düşüncesiyle okunacak bir kitap. Sonunda da yine okuyucuya yorum imkanı bırakarak bu özelliğini göstermiştir..
Yazar: Halide Edip Adıver
ÇalıKuşu Kitabı Özeti
Mart 15, 2008
ÇALI KUŞU
Kişilerin Ruhi ve Fiziksel Portresi: Hikayenin ana kahramanla-rı şunlardır:
Feride: Ela gözlü, çok kişinin hayran olduğu güzellikte, yara-maz bir genç kız.
Kâmran: Sarışın kıvırcık saçlı, mavi gözlü, nazik ve kibar bir genç.
Doktor Hayrullah: Mavi gözlü, şirin bir çehreye sahip, iri yapı-lı, iyi kalpli ihtiyar bir askeri doktor.
Munise: Sarışın, sütbeyaz tenli bir köy çocuğu.
Müjgan: Feride ve Kamran’ın çok yakın dostu ve aynı zaman-da teyze kızı.
ÖZET:
Feride’nin babası Nizamettin adında bir süvari binbaşısı imiş, annesiyle evlendiğinde Diyarbakır’a gön-dermişler, Diyarbakır’dan Musul’a oradan Bağdat’a oradan Karbela’ya geçmiş sürekli yer değiştirir, bir gittiği yerde iki sene üst üste kalmazmış. Feride iki buçuk yaşlarında iken Musul’dalarmış yaz çok sert geçtiğinden babası annesi ve Feride’yi Musul’da bir köye göndermiş. Feride’nin annesi Güzide adında hasta bir kadınmış. O kadar hastaymış ki Fe-ride’yle ilgilenemiyormuş bile bu yüzden Feride’yi bebeğini kaybetmiş, Fatma adında bir arap kadına vermişler. Feride dört yaşına kadar dadısının yanında kalmış, dört yaşınday-ken Fatma dadısı evlenip gidince çok ağlamış, onun acısını babasının sakat bir süvari neferi unutturmuş Feride’ye o bakmış. Babası, annesinin ölmeden önce ailesini görmesini istiyormuş bu yüzden İstanbul’a yola çıkmışlar fakat İstan-bul’a yetişemeden Beyrut’ta Feride’nin annesi vefat etmiş. Babası Feride’nin İstanbul’daki teyzesinden ve büyükanne-sinden çekindiği için kendi İstanbul’a gitmemiş ve Feride’yi nefer Hüseyin ile İstanbul’a yollamış. Feride dokuz yaşında büyükannesini kaybedinceye kadar büyükannesiyle kalmış. Büyükannesi vefat ettiğinde babası da tesadüfen İstan-bul’daymış, babasını bu sefer Trablus’tan Arnavutluk’a kal-dırmışlar babası Feridenin İstanbul’daki teyzesinden çekin-diği için onu bir Fransız yatılı okulu olan Sör Mektebi’ne göndermiş. Feride bu okulda on sene okumuş.
Feride çok yaramaz bir çocukmuş okulun bahçesinde bir kuru ağaç varmış uyarı ve tedbirlere aldırmadan her tenef-füste o ağaca tırmanır, daldan dala atlarmış bunu gören bir öğretmen bir gün “Bu kız insan değil, Çalıkuşu” diye bağır-mış o günden sonra ismi unutulmuş ve herkes onu Çalıkuşu olarak çağırmış bu sadece okulda kalmamış, akrabalar ara-sına da yayılmış. Feride okul yıllarında babasını kaybetmiş.
Yaz tatillerini Besime teyzesinin Kozyatağı’ndaki köş-künde geçirirmiş. Besime teyzesinin iki çocuğu varmış bü-yük olanının adı Kâmran onun küçük kız kardeşi ise Necmiye imiş. Çalıkuşu akraba çocuklarıyla pek geçine-mezmiş hepsini yıldırırmış fakat Kâmran’a karşı her zaman bir çekimserlik duymuş, hep ona kötülük yapmak istemiş gizli gizli ayağına taş atar, gözüne kum serpermiş ve bunun gibi birçok yaramazlık yapmış Kâmran’a karşı, fakat Kâmran hiç çok fazla sinirlenip kızmamış.
Bir yaz tatilinde ağaca tırmanma illeti yüzünden başına bir iş gelmiş; o yaz köşke Neriman adında yirmi beşlik bir dul gelmiş amacı Kâmran’ı etkilemek ve elde etmekmiş, bir akşam Çalıkuşu kiraz yemek için ağaca çıktığında Neriman ve Kâmran’ı bahçede öpüşürken görmüş ve dayanamayarak gülmüş, Neriman kaçmış ve Kâmran Feride ile konuşmuş, Feride bundan kimseye bahsetmeyeceğine söz vermiş.
Okulda kızlar yaz tatilinde yaşadıkları aşkları ve erkek arkadaşlarını birbirlerine anlatırlarmış, Feride’nin Mişel a-dında aşk düşkünü bir arkadaşı varmış bir okul gezisi dönü-şünde yolda Çalıkuşu kendini aşk yaşayamayacak kadar saf ve aptal olarak düşünmemeleri için Mişel’e bir aşk hikayesi uydurmuş, yazın gördüğü Kâmran ile Neriman arasındaki oynaşmada Neriman’ın yerine kendini koymuş ve bu yalan hikayeyi Mişel’e inandırmış. O günden sonra kızların Çalıku-şu hakkındaki düşünceleri değişmiş, Kâmran’ın sık sık mek-tebe uğrayıp, yazın ağaçta gördüklerini kimseye anlatma-ması için hediyeler ve Feride’nin çok sevdiği fondan şeker-lerinden getirmesi de okuldaki kızlara, Feride’nin bu hika-yesinin yalan olmadığına dair bir kanıt olarak görünüyor-muş.
Diğer yaz Feride Tekirdağ’daki teyzesine gitmiş. Teyzesinin kızı ve kendinden birkaç yaş büyük olan Müjgan ile çok iyi dost ve sırdaş olmuşlar. Çalıkuşu Kâmran ile kur-duğu aşk hikayesini Müjgan ablasına da anlatmış ve Müjgan ablası onun gerçekten Kâmran’a fena halde vurulmuş oldu-ğunu söylemiş ve tabi Çalıkuşu bunu reddetmiş. Birkaç haf-ta sonra özlediğini bahane ederek Kâmran da Tekirdağ’a teyzesi gile gelmiş. Bir gün Müjgan ile deniz kıyısında otu-rurken Kâmran yanlarına gelmiş. Feride onu görünce uzak-laşmış, Müjgan’la Kâmran konuşmaya başlamışlar. Müjgan Feride’nin yalan hikayesini Kâmran’a anlatmış, Feride bir şeyler hissetmiş oradan kaçmaya başlamış ama Müjgan ile Kâmran sürekli onu takip ediyor ve peşinden geliyormuş, köşke kadar kovalamaca devam etmiş. Köşke geldiklerinde arka bahçedeki salıncakta Feride tüm komşu çocuklarını sallamış, hepsi bitince Kamran da kendisini sallamasını is-temiş Feride tereddüt etmiş fakat kabul etmiş sallanırken ip kopmuş ve yere düşmüşler. Ayağa kalktıklarında Kâmran her şeyi öğrendiğini söylemiş ve Feride’ye evlenme teklif etmiş. Kâmran ile nişanlanmışlar. Feride’nin sonradan öğ-rendiğine göre Kâmran’ın sıkça okula uğrayıp hediye getir-mesi ve hatta yazın Tekirdağ’a gelmesinin nedeni Feride’yi sevmesiymiş. Diğer yaz Kâmran’ın İspanya’daki amcası Kâmran’ı yanına sefaret katibi olarak çağırıyor, Feride ile bunu konuşuyorlar ve alınan kararla Kâmran Avrupa’ya gi-diyor. Dört yıl sonra Kâmran’ın dönmesi, Feride’nin de me-zun olması ve evlenmeleri planlanıyor.
Dört yıl sonra Kâmran dönüyor ve düğünlerinden bir gün önce bir çarşaflı kadın köşke geliyor ve Feride Ha-nım ile görüşmek istiyor. Konuşuyorlar ve Feride Kâmran’ın Avrupa’da tanıştığı, Münevver adında bir sevgilisinin oldu-ğunu öğreniyor ve kanıt olarak bir Kâmran’ın yazdığı bir mektubu okuyor bu mektubun bir bölümünde Kâmran “sarı çiçeğim” diye hitap ediyor. O gece Feride teyzesine bir mektup, Kâmran’a da şu notu yazarak kaçıyor:
“Kâmran Beyefendi. “Sarı Çiçek” romanını baştan-başa öğrendik. Bir daha ölünceye kadar birbirimizi görmek yok. Senden nefret ediyorum”
Feride’nin Anadolu macerası bundan sonra başlı-yor. Maarif Nezareti’ne gitmeden önce Gülmisal Kalfa adın-daki eski bir kalfalarına gidiyor ve geceyi orada geçiriyor. Gülmisal Kalfa Feride’ye biraz para veriyor. Feride ertesi gün Maarif Nezareti’ne gidiyor çok uğraştıktan sonra B… diye bir yerde coğrafya ve resim öğretmenliğini buluyor.
Gönderildiği yerde bir otelde kalıyor ve Hacı Kalfa adında yaşlı, iki çocuk babası bir otel hademesiyle dost oluyor. Er-tesi gün tayin olduğu okulda zaten Huriye adında bir coğ-rafya ve resim öğretmeninin olduğunu öğreniyor. Çok olay-lar yaşıyor, İstanbul’a durumu bildiriyorlar, aylar sonra İs-tanbul’dan Feride Hanımın kalmasını ve diğer öğretmenin gitmesini bildiren bir yazı geliyor fakat tersini isteyen maa-rif müdürü Feride’ye yazıdan bahsetmiyor ve onu kandıra-rak istifa ettirip çok güzel diye övdüğü Zeyniler adında bir köye gönderiyor. Feride gerçeği öğrendiğinde iş işten geç-miş oluyor.
Feride’nin gittiği köy çok kötü bir yermiş, bir mezarın yanındaymış ve insanlar ölümle iç içe yaşıyorlarmış, herkes neşesiz ve çocukların oynadığı oyunlar, söyledikleri şarkılar bile tabutlar, cesetler ve ölümle ilgiliymiş. Okul eskiden bir ahırmış ve 11 yaşından büyük erkek çocuklarını erkekten sayıp başka bir köye gönderiyorlarmış çünkü inanca göre erkek ile kız birlikte okuyamazmış. Feride bu köyde insanla-ra yardım ediyor onları hayata kazandırmak istiyor ve çaba gösteriyor. İlk günden beri Munise adında sütbeyaz tenli sarışın, üvey annesi olan ve gerçek annesi bir jandarma ile kaçtığı için kötü kadın olarak bilinen ve bu yüzden dışlanan bir öğrencisini çok seviyor. Bu kız sürekli hırpalanıyor ve dayak yiyor. Bir gün Munise babasından dayak yemek üze-reyken evden kaçıyor ve iki gün kayıp oluyor. Herkes öldü-ğünü düşünürken Munise Feride’nin evine sığınıyor bir gece kalıyor ve çok üzülen Feride bu kızı evlat ediniyor. Bir gece köyde Jandarma ile eşkıya arasında çatışma oluyor yaralı bir Jandarma köyün misafir odasına getiriliyor. Hayrullah adında bir askeri doktor Feride’yi çağırıyor, hastaya bakma-sını istiyor. Feride bu doktora çok ısınıyor, dost gibi oluyor-lar. Bir süre sonra Köye bir maarif müdürü geliyor ve okulu kapatıyor.
Feride Munise’yi ve hediye aldıkları bir keçi yavrusunu da alarak B…’ye geri dönüyor. Hacı Kalfa’nın yardımıyla gü-zel bir ev tutuyorlar. B…’de maarif müdürü yine Feride ile ilgilenmiyor ve çok eziyet çekiyor, uğraşıyor ve maarif mü-dürü hiç boş yerinin olmadığını, sadece Çadırlı diye bir köy-de yer olduğunu söylüyor. Bu arada maarif müdürü Fran-sa’dan gelen bir yazar konuğunu beklediği için hemen ko-nuyu geçiştiriyor ve Feride’nin kabul ettiğini duymadan ko-nuğu geliyor. Yazarın karısı tesadüfen Feride’nin okuldan arkadaşı çıkıyor, onunla ve kocasıyla konuşurken maarif müdürü Feride’nin Fransızca öğrendiğini anlayıp onu B…’de bir okula Fransızca öğretmeni olarak atıyor. Feride çok gü-zel olduğundan başından çok olay geçiyor. Feride’ye burada “İpekböceği” ismi takılıyor, güzelliği çok delikanlının diline düşüyor, hakkında çok dedikodu yapılıyor ve okulun müdi-resi dayanamayıp Feride’nin gitmesini istiyor. Feride bura-dan Ç… diye bir ilçeye tayin ediliyor, gitmeden önce kendi-sine aşık olan müzik öğretmeni Yusuf Beyin ölmek üzere olduğunu ve son isteğinin Feride’yi görmek olduğunu öğre-niyor ve son nefesinde Yusuf’a org çalıyor. Giderken Zeyniler’den aldıkları keçiyi Hacı Kalfa’ya bırakmak zorunda kalıyorlar ve Munise üzülmesin diye, Feride altı tane kuş sa-tın alıyor.
Ç…’de de Feride’nin güzelliği başına bela oluyor ona “Gülbeşeker” ismini takıyorlar, tüm delikanlılar ondan bah-sediyor, soylu bir aileden gelen binbaşı İhsan’dan evlenme teklifi alıyor ve reddediyor. Daha sonra Burhanettin diye bi-ri Feride’ye tuzak hazırlayıp onu elde etmeye çalışıyor. Fe-ride davet edildiği bağda bayılıyor ve gelen doktor onu tek-rar Ç…’ye götürüyor. Feride kendini kötü hissediyor ve Ç…’yi terk ediyor. Feride buradan İzmir’e gidiyor. Feride burada Reşit Bey diye birinin köşkünde bu adamın 2 kızına özel Fransızca dersi veriyor. Şans eseri bu kızların teyzesi, Kamran’ın karısı Münevver çıkıyor. Kız Kâmran’ın bir resmi-ni gösterip onu düğün gecesi terk eden şımarık nankör kız-dan bahsediyor (bu kız Feride ve onu böyle bir insan sanı-yorlar) Feride hiçbir tepki vermiyor, gerçeği de söylemiyor ve buradan ayrılmayı kafasına takıyor. Birkaç gün sonra evdeki bir hizmetçi Feride’ye karşı Reşit Bey’i övüyor ve “seninle görücüye çıksak ne güzel olur” cinsinden birkaç hi-leli söz ile Feride’yi Reşit Bey’e istediğini izah ediyor. Zaten gitmeye niyetli olan Çalıkuşu ben nişanlıyım ve yakında bu-radan ayrılıyorum diyor ve yine aynı Maarif Müdürlüğü ezi-yetini çekerek yeni bir yere tayin edilmek istiyor. Çalıku-şu’na Kuşadası’nda öğretmen arandığı söyleniyor ve kuş sözünü duyduğu an Çalıkuşu “Burası benim memleketim” diye kabul ediyor.
Kuşadası’ndayken bir harp çıkıyor ve Feride’nin ça-lıştığı okulu hastahane olarak kullanıyorlar. Çalıkuşu okulda kalan kitaplarını almak için gittiğinde başhekim ile tanışı-yor. Bu başhekim Zeyniler köyünde kendisine hasta bakıcı-lığı yaptıran Doktor Hayrullah.
Doktor Hayrullah ile birbirlerine sarılıyorlar, daha önce bir kez gördükleri halde birbirlerini kırk yıllık arkadaş gibi görüyorlar. Doktor Hayrullah Feride’den burada da hasta-bakıcılığı yapıp kendine yardım etmesini istiyor. Okullar beş ay sonra tekrar açılıyor ve dönem sonu olduğundan kısa sü-rede tekrar kapanıyor. Çalıkuşu burada Munise’yi kaybedi-yor ve şok geçirerek on yedi gün baygın yatıyor. Uyandığın-da Munise’nin mezarını ziyaret ediyor ve Doktor Hayrullah dinlenmesi ve kendine gelmesi için Feride’yi kendi çiftliğine götürüyor. Feride uzun süre burada kalıyor ve haklarında sevgili oldukları, hep beraber gezdikleri, buda yetmeyip o-kuldan uzaklaşarak çiftliğe gittiklerini ve orada aşk yaşa-dıkları dedikoduları çıkıyor. Bunun üzerine kötü dedikodular yapılmaması, sözde bir nikah olması için Doktor Hayrullah ile evleniyorlar, Hayrullah düğün hediyesi olarak çiftliği bir anaokulu haline getiriyor ve Feride burada 20 öğrencisine bakıyor. Feride günlük defterinin son sayfalarına düğün ge-cesini yazıyor ve son kelime olarak şunları yazıyor:
“Kamran biz, asıl bugün birbirimizden ayrılıyoruz. Ben, asıl bugün dul kalıyorum… Bütün olan, geçen şeylere rağmen sen yine bir parça benimdin; ben bütün ruhumla senin…”
Buradan itibaren kitapta Feride’nin günlüğünün yer aldığı bölüm bitiyor. Şimdi geriye kalan 50 sayfadan anla-dıklarımı anlatacağım:
Kâmran karısını kaybettikten sonra oğlunu alıp Te-kirdağ’a gidiyor. Bir hafta sonra ise Feride Tekirdağ’a geli-yor. Birbirlerine karşı bazen soğuk, bazen romantik, bazen ağabey-kardeş gibi davranıyorlar. Feride herkesi özlediğini ve bunun için geri döndüğünü söylüyor. Feride eski neşesini buluyor ve herkesi yine güldürüyor, ara sıra kocasından ve kaybettiği kızından bahsediyor, Kâmran bunları duyunca kendini çok kötü hissediyor. Kâmran’ın oğlu Necdet Feri-de’yi çok seviyor, hiç yanından ayrılmıyor ve ona hala değil anne diyor, bu da Kâmran ve Feride’yi çok üzüyor. Feride Kuşadası’na geri dönmeden önce Müjgan’a gerçeği anlatı-yor. Feride Tekirdağ’a dönemden 3 ay önce kocasını kaybe-diyor ve kocası Feride’nin tekrar dönüp ailesiyle barışması-nı ve özellikle Kâmran’ı görmesini, eğer devam edemeyece-ğini hissederse geri dönmesini vasiyet ettiğini ve Feride’nin onun vasiyetini yerine getirmek için geri döndüğünü söylü-yor. Kocasından Kâmran’a mühürlü bir paketin geldiğini ve bunu ertesi gün Feride gittiğinde Müjgan’ın Kâmran’a ver-mesini istiyor ama Müjgan paketi o gece Kâmran’a veriyor.
Bu pakette Hayrullah’tan Kâmran’a yazılmış bir mektup ve Feride’nin Anadolu macerası boyunca yazdığı günlük çıkıyor. Kâmran ve Müjgan bunları birlikte okuyor-lar. Mektupta Hayrullah Kâmran’dan Feride’ye sahip çıkma-sını ve Feride’nin eşyaları arasında bulduğu ve kaybolduğu-na Feride’yi inandırdığı bu günlüğü okumasını istiyor. Kâmran ve Müjgan günlüğü okuyorlar ve her şeyi öğreni-yorlar.
Ertesi gün Feride kendisini almaya gelecek vapuru beklerken bahçedekilerle vedalaşıyor. Bir süre sonra Kâmran ve babası Aziz Bey geliyorlar. Aziz bey Feride’ye Müjgan’ın defterini Kâmran’a okuttuğunu, her şeyi öğren-diklerini, hemen kadıya gidip defterini gösterdiklerini ve geniş kafalı kadının hemen nikahı kıydığını, artık kocasının Kâmran olduğunu söylüyor. Böylece evleniyorlar ve yıllardır süren hasret sona eriyor.
Yaban Kitabı Özeti
Mart 15, 2008
Kitabın Konusu:
Kurtuluş savaşı , köyün köylünün savaştaki tavırları, durumu ve Ahmet Celal’in köylülerle ilişkisi.
Karakterler:
Ahmet Celal: Köye gelen tek kolunu savaşta kaybetmiş eski bir subay. köylüler ona “Yaban” derler. Defteri tutan kişi de odur.
Mehmet Ali: Ahmet Celal’in eski neferi
İsmail: Mehmet Ali’nin 14 yaşındaki kardeşi. Boyu çok kısadır. Çocukluğunu yaşayamamıştır. Ağır işler yapar. Çok çirkindir.
Zeynep Kadın: Mehmet Ali’nin annesi. Kocası öldükten sonra evin işleri kendisine kalır. Çok güçlüdür. B
Bekir Çavuş: 23 yıl askerlik yapmıştır.Pek çok yer gezip görmüştür.
Salih Ağa: Köyün zengin adamlarındandır.
Emine: Yazarın aşık olduğu güzel köylü kızı.
Muhtar: Köyün muhtarı.
İmam: Köyün imamı.
Emeti Kadın: Yazarın ev işlerine bakan kişi
Hasan:Çobanlık yapar.
Süleyman: Sessiz sakin biridir. Çok fazla konuşmaz.
Memiş: Süleyman’ın en iyi arkadaşı.
Cennet: Süleymanın karısı. Kahkahası bol keskin bakışlı bir kadındır. Erkeklerden ürküp kaçmaz.
Şerif Çavuş: Emine’nin babası.
Kitabın Özeti:
Sakarya Savaşı’ndan sonra düşman orduları Haymana, Mihalıççık ve Sivrihisar bölgelerini virane halinde bırakır. İnsanlar yarı çıplak dolaşıp, yemek bulamayacak hale gelirler. Tetkiki Mezalim Heyeti araştırmaları sırasında bir defter bulur. Köylüler defterin sahibinin felaket gününe kadar köyde kaldığını söylerler. Ama daha sonra nereye gittiğini bilmezler.
İhtiyat Zabiti Ahmet Celal eski eri Mehmet Ali’nin isteği üzerine onunla birlikte köyüne gider. Köy Porsuk Çayı’nın yakınlarında küçük bir alanı kaplamaktadır. Ahmet Celal savaşta sağ kolunu kaybetmiştir. İlk günler sağ kolunun yokluğunu köylülere farkettirmek istesede köyde pek çok kişi sakat olduğu için kimse bununla ilgilenmez. Yine ilk günler yazar herkesten ayrı durumdadır. Köylüler ondan korkarlar. Hareketleri köylülere tuhaf gelir.
Yazar Mehmet Ali’nin evine yerleşir. Mehmet Ali’nin İsmail adında bir erkek kardeşi, iki tane de kız kardeşi vardır. Mehmet Ali’nin köye gelince askerdeki davranışları tamamıyla değişmiştir. Yeniden asker olmadan önceki haline dönmüştür.
Yazarın savaşla, İstanbul’ daki halkın haliyle ilgili konuşmalarını yalnız Bekir Çavuş ciddiye alır. Salih Ağa köyün zengin adamlarındandır. Ama dış görünüşüyle hiç zengin birine benzemez. Yazar Salih Ağa’nın düşüncelerinin, planlarının ayaklarından anlaşılabileceğini düşünür.
Ahmet Celal’in babasından kalan İstanbul’daki evi satınca eline bolca para geçmiştir. Bu parayla bostan ortasında bir ev almayı düşünür. Ancak Anadolu’nun ücra köşesindeki bu köyde bostanlık bir alan yoktur. Porsuk Çayı’nın geçmesine rağmen çok kuraktır.
Mehmet Ali’lerin bir boz eşeği vardır. Bu eşek ailenin pek çok işini görür. Ayda iki üç kez Mehmet Ali’yi, annesini veya kardeşini şehre götürür. Zeynep Kadın yaptığı yemeklerin çoğunu kimseye yedirmez. Pazarda satılması için saklar. Gün geçtikçe köylülerde olduğu gibi yazarda da zaman kavramı zayıflar. Bekir Çavuş 23 yıl askerlik yapmıştır. Arasıra gezip gördüğü yerleri yazara anlatır. Ahmet Celal yedi sekiz ay sonra yeşilliğin, suyun yanında kadından da yoksun olduğunu anlar. Tek bir kadın, kız yüzü görmemiştir. Oysa Mehmet Ali’nin düğününe de katılmıştır. Düğünde köydeki kızların bir çoğunu görmüş ama hepsini biçimsiz, bücür veya çok iri bulmuştur. Köyün kızları ne zaman yazarı görseler saklanacak yer ararlar. Sonunda yazar neden kaçtıklarını Mehmet Ali’ye sorar. Mehmet Ali’de “Yabansınız da ondan beyim.” der. Kendisine yaban denmesi yazarı çok üzer. Okumuş bir İstanbul çocuğu ile bir Anadolu köylüsü arasında çok büyük bir fark olduğunu anlar. Zeynep Kadın kocası öldükten sonra evin bütün sorumluluğunu üstlenmiştir. Bir kez kasabadan geç dönen İsmail’i çok kötü döver. Ailenin diğer fertleri çocuğu zor kurtarırlar. Yazar şimdiye kadar güldüğünü görmediği, çocukluğunu yaşayamayan İsmail için çok üzülür. Muhtar birkaç gününü kasabada geçirdikten sonra köye yeni havadislerle geri döner. Düşman askerleri kendi deyimiyle yalnış yolda olan Mustafa Kemal’e kızıp İnönü’ye kadar gelmişlerdir. Mehmet Ali bunu duyunca yeniden askere alınacağından korkar. Yazar bundan dolayı Mehmet Ali’den nefret etmeye başlar. Tek kolunun olmaması nedeniyle savaşamayacağı için üzülür. Bu üzüntüsünden dolayı köyden ayrılır ve yürümeye başlar. Koruluğun içindeki bir derenin kenarında bir kız görür. Bu kız Mehmet Ali’nin köyündeki kızlardan çok farklıdır. Kız yazarı görünce ağaçların arkasına saklanır. Köyünün derenin diğer tarafında olduğunu söyler. Ahmet Celal bu kıza aşık olur.
Birkaç gün sonra köyde bir hazırlık, hareketlilik başlar. Mehmet Ali yazara her sene gelip köylülere dua eden, hastaları üfleyen, iyi öğütler veren, yol gösteren, başı sıkışanlara yardım eden Şeyh Yusuf’un köye geldiğini söyler. Bunun üzerine tüm aile birlikte muhtarın evine giderler. Yazar, Şeyh’in ona bir şey söylemesi üzerine hemen karşılık verir.
Şeyh Yusuf, yazarın yüzünden o sene köyden erken ayrılır. Yazar da rahatlamak için daha önce gittiği koruluğa gider, ama aşık olduğu kızı göremez. Bir kaç gün sonra yeniden gittiğinde onu görür.
Mehmet Ali’nin köyünde Süleyman adında biri vardır. O da Mehmet Ali gibi civar köylerden Cennet adında bir kız alır. Yalnız, Cennet küçükken ağası ona tecavüz ettiği için köy halkının dilinden kurtulamaz. Bir kaç gün sonra başka bir erkekle yakalanır. Ancak Cennet oğlanla sadece konuştuğunu söyler. Cennet diğer kızlara benzemez. Erkeklerden kaçmaz. Süleyman onun yanında boynu bükük dolaşır. Yazarla Süleyman iyi arkadaş olurlar. Süleyman’ın başka bir arkadaşı daha vardır. Adı Memiş’tir. Memiş’le Süleyman bütün gün beraberlerdir. Bir kaç gün sonra Mehmet Ali ve bir kaç kişi daha askere çağrılır.
Cennet eve başka bir adam alır. Geceleri beraber yatarlar. Süleyman’a tehditler yağdırırlar. Bu nedenle Süleyman bir şey diyemez. Köylüler araya girer. Evdeki adamın gitmesini isterler. Fakat Cennet ancak Süleymen’ın boşanmasıyla gideceklerini söyler. Ertesi gün Cennet’le adam köyü terk ederler. Cennet’in gitmesiyle Süleyman’ın ağzını bıçak açmaz. Memiş’le saatlerce konuşmadan otururlar. Yazar da bu sıralarda pek çok kez koruluğa gidip gelir. Bunlardan birinde yine çamaşır yıkarken onu görür. Kız, halasının görmesinden korktuğu için kaçar.
Salih Ağa ile Zeynep Kadın arasında bir arazi meselesi ortaya çıkar. Salih Ağa, Mehmet Ali’nin babası zamanından beri ekip biçtikleri tarlanın kendisine ait olduğunu söyler. Ve şu anda bu tarla kira ile yazarın hesabına ekilip biçilmektedir. Bu nedenle Salih Ağa yazardan davacı olur. Yazar, Salih Ağa ile konuşmaya çalışır. Fakat Salih Ağa kaçar.
Bir kaç gün sonra Mehmet Ali’nin karısı doğurur. İsmail evleneceğini söyler. Süleyman ortalardan kaybolur. Kimse nereye gittiğini bilmez.
Yazar bir gün Zeynep Kadın’ı onun hakkında yakınırken bulur. Zeynep Kadın onun gelmesiyle eve uğursuzluk geldiğini söyler. Yazar, odasına kapanır, her şeyi onlar gibi yapabileceğini, fakat onlar gibi düşünüp hissedemeyeceğini düşünür. Bu kadar zamandan sonra bunları duyduğuna üzülür.
Bir gün yatarken Salih Ağa’nın kambur oğlunun, Bekir Çavuş’un kör kızına sataştığını görür. Yardımına gideceği sırada kızın kaçtığını farkeder. Ancak oğlan kızı yeniden yakalar. Ahmet Celal bunu görünce insanın, hayvanların en iğrenci olduğunu düşünür.
Salih Ağa, tarladan iddia ettiği hakkı alır. Yazar bunu duyunca çok sinirlenir. Ekini çalanın da o olduğunu öğrenince kimsenin olmadığı bir vakit kahvede Salih Ağa’yı yere iter; Salih Ağa yerden doğrulup kaçar.
Bir gün köye aşar memuru gelir. Salih Ağa, Bekir Çavuş, Muhtar, İmam ve yazar onunla koyu bir sohbete dalarlar.
Bir kaç gün sonra yazar cephaneyi cepheye taşıyan uzun bir kağnı kafilesi görür. Bu yoksulluğu, mandaların bir deri bir kemik kalmış hallerini görünce çok duygulanır.
Yazar da artık İsmail’in tavırlarından hoşnutsuzluk duymaya başlar. İsmail bazen bir yere gidip bir kaç gün sonra geri döner. Zeynep Kadın’a karşı çıkmaya ve çok fazla sigara içmeye başlar.
Yazar bir kaç gündür ne zaman koruluğa güzel köylü kızını görmeye gitse İsmail’le karşılaşır. Bir gün İsmail’den sevdiği kızın bu köyde olduğunu, bu kızın kendi sevdiği köylü kızı Emine olduğunu öğrenir. İsmail’den nefret etmeye başlar.
Zeynep kadın İsmail’in Emine ile evlenmesine karşıdır. Yazar da evlenmelerini istemediği için Zeynep Kadın’a hak verir.
Yazar İsmail ile evlenmeye Emine’nin razı olup olmadığını öğrenmek için koruluğa gider. Emine bunun halasına bağlı olduğunu söyler ve oradan kaçar.
Köyde kış hazırlıkları yapılmaya başlanır. Buğdaylar öğütülür, biberler kurutulur. Zeynep Kadın, kızları ve gelini çalışırlarken yazar da Mehmet Ali’nin daha adını koymadıkları çocuğuyla ilgilenir.
Bir kaç gün sonra Süleyman köye geri döner. Cennet’i bulduğunu, yeniden evlenmek istediğini, bunun için bir hülleci gerektiği için sabaha kadar hülleciyle Cennet’i yalnız bırakyığını sonra tekrar Cennet’i geri alamadığını söyler.
Mehmet Ali, Aralık ayında on günlük izinli gelir. O gittikten sonra yazar yeni bir eve taşınmaya karar verir. Bekir Çavuş’un eski bir evini satın alır, tamir ettirir. Süleyman tamir işlerinde çok yardım eder, bu nedenle yazar ve Süleyman dost olurlar.
Bir gün muhtar elinde bir kağıtla yazarın evine gelir. İkinci İnönü Zaferi’nin kazanıldığını öğrenirler.
Yazar, yeni evinin ahırında bir eşek beslemeye başlar. Emine’yi istemeye karar verir. Bekir Çavuş ile konuşur, karısının bu işi halletmesini ister.
Yazar sonradan bundan vazgeçer, çünkü İsmail Emine’yi almak istiyordur. Zeynep Kadın ve İsmail ile aralarının açılmasını istemez. Ancak Bekir Çavuş’un karısı çoktan sormuştur. Emine ‘o yabana varmam’ demiştir. Yazar bunları duyunca hayal kırıklığına uğrar. Süleyman bir gün yazarın evinden çekip gider; dönmek istemez. Yazar evde yalnız kalır.
Süleyman’ın yerine artık Emeti Kadın Yaban’ın işlerine bakar. Ayrıca İsmail ve Emine evlenirler.
Yazar, Çoban Hasan’la tanışır. Hasan’la kısa sürede çok iyi arkadaş olurlar.
Bir kaç gün sonra düşman beklenen genel taarruza geçer. Uşak ve Afyon’a kadar ilerler. Yazar gün geçtikçe Emeti Kadın’la daha iyi anlaşmaya başlar. Emeti Kadın bir gün Şeyh’in yanından gelir. Şeyh’in anlattıklarına göre düşmanlar Türklere yardım edecektir ve Kraliçe müslüman olacaktır. Yazar bunları duyunca Anadolu’daki halkın cehaletinden dolayı çok üzülür. Biraz da kendini suçlar. Bundan sonraki gecelerde kabuslar görmeye başlar.
Bir kaç günden beri cephe çözülmeye başlar. Askerler yarı aç, perişan halde geçmeye başlarlar. Aralarında yaşlılar, kadınlar da vardır. Bir topçu müfrezesi köyün içinden geçer. Yazar yüzbaşı ve binbaşı ile konuşur. Köylülerin buradan kaçması gerektiğini söylerler. Yazar düşman askerleri tarafından atılan kağıtlardan birini gösterir. Köylülerin bu kağıtlara inandıklarını söyler.
Bir kaç gün sonra köye yine dağınık bir asker müfrezesi gelir. Bu asker müfrezesinin subayı, Emine’nin şehit düştüğü sanılan babası Şerif’tir. Bekir Çavuş çok şaşırır ve hemen İsmail ve Emine’yi çağırır. Şerif Çavuş düşman askerlerine esir düşmüş ve bilmeden kaçarak buralara kadar gelmiştir. Daha sonra Şerif Çavuş annesinin elini öpmek için köyüne gider.
Süleyman çıkagelir. Çok hastadır. Birkaç gün sonra yazar top sesleri duyar. Sürüyü otlatan Hasan’ı yanına çağırır. Hasan ne olduğunu pek anlamaz. Hatta bu manzara onu eğlendirir.
Top sesleri sıklaşınca köylüler de kormaya başlarlar. Yazar köyden uzaklaşmalarını söyler ama hiç kimse evinden olmak istemez. Yazar da ısrar etmekten vazgeçer.
Uçaklar daha da fazlalaşır. Köylüler sürekli bunları izleyerek eğlenirler. Yazar bu davranışlarına iyice sinir olur. Yeniden notlar atarlar. Bu notlarda halkı kurtarmaya geldiklerini yazarlar. Bekir Çavuş birgün yazara yazarın da Kemal Paşa’nın tarafındakilerden olup olmadığını sorar. Yazar da her Türk’ün bu tarafta olması gerektiğini söyler. Bekir Çavuş ise kendisinin Türk değil İslam olduğunu belirtir. Yazar onca yıl askerlik yapmış olan Bekir Çavuş’un böyle konuşmasına çok şaşırır.
Bir sabah Hasan, Ahmet Celal’e düşmanların geldiğini haber verir. Yazar dışarı çıkınca köyde kimseyi göremez. Düşman askerleri gelince sadece meydanda yazarı görürler. Yazarın evine girerler ve heryeri ararlar. Daha sonra evlerin içlerine girerek saklanan köylüyü bulurlar.
Düşman askerleri yazarı zorla kumandanlarının yanına götürürler ve orada sorguya çekerler. Yazarın eski subay olduğunu öğrenirler. Bundan sonraki günlerde düşman sürekli yazarı gözetler. Yazar sonraki günlerde defterini görünmemesi için gece karanlık olunca yatağında yazar.
Düşman askerleri köylüleri iyice sömürmeye başlar. Aldıkları karşısında onlara Rumca yazıların olduğu kağıtlar verirler. İsteklerini alamadıkları zaman köylüleri döverler.
Düşman onlara yol göstermeleri için iki kişi ister. Salih Ağa ve imam verdiklerinin karşılığını alma umuduyla onlarla gider. 10 gün sonra özgün bir biçimde geri dönerler. Düşman’ın Ankara’ya doğru ilerlediğini söylerler.
Yazar söyledikleriyle Salih Ağa’yı sinirlendirir ve Salih Ağa’ya tokat atar. Köylülerin araya girmesiyle kavga sona erer.
Birkaç gün sonra yazar Emine’nin kendisine olan tavırlarının değiştiğini farkeder. Emine de yazara varmak istiyormuş gibi görünür.
Yazar Hasan’a iyice alışır. Onunla birlikte dağlarda, kırlarda gezintilere çıkar, sürüyü bekler. Bir akşam kır gezintisinden döndüklerinde köyü düşman askerleriye dolu bulurlar.
Ertesi gün Emeti Kadın ve yazar Hasan’ı artık dövülecek ve hırpalanacak yeri kalmamış biçimde bulurlar. Hemen yazarın evine götürürler. Emeti Kadın ağlamaktan perişan hale gelir. Akşam yazarın evini düşman askerleri kuşatır. Evindeki kitapları, paraları her şeyi alırlar. Bunlar sarmak için de Hasan’ın yattığı yerdeki çarşafı çekip alırlar. Hasan yere düşer ve oracıkta ölür.
Düşman askerleri yavaş yavaş köydeki evleri yakmaya başlarlar. Köylülerin hepsi çok kötü durumdadır. Yazar kalemini ve defterini alarak evinden ayrılır.
Bütün köylüler meydanlığa toplanırlar. Düşman askerleri herkese saldırırlar. Yazar subaylarının olduğu çadıra gidip askerleri şikayet eder. Subaylar da bunun üzerine meydanlığa gelirler. Köylülere sorular sorarlar. Ancak tercumanlar bunları farklı bir şekilde çevirirler. Bu sırada Emeti Kadın, Hasan’ın ölüsüyle gelir. Yazarın evinin yandığını söyler. Süleyman’da içeride kalmıştır. Bu sırada Hasan’ın cenazesini kaçırırlar. Kalabalıkta Emine ve yazar fısıldaşarak konuşurlar ve kaçmayı planlarlar. Akşam olur. Düşman askerleri kızlara sataşmaya başlarlar. Emine ile beraber karışıklıktan istifade ederek, sürünerek uzaklaşırlar. Bu sırada askerler etrafa kurşun yağdırmaya başlarlar. Emine bacağından, yazar da sağ böğründen yaralanır. Geceyi mezarlıkta geçirirler. Sabah uyandıklarında kaçmaya devam edemezler çünkü Emine bacağından vurulmuştur, yürüyemez. Yazar defterini Emine’ye verir ve oradan uzaklaşır.
Ana düşünce:
Ülkemizin uygar toplumlar arasına girebilmesi için köylülerimizi egitmeli, cahilliklerinden kurtarmalı, Türk Aydını ile Anadolu Köylüsü’nün arasındaki farkı gidermeliyiz.
Kitabın Eleştirisi:
Kitabı çok beğendim. Başları çok sıkıcı geldi ama sonraları sürükleyiciyci. Köylülerin olaylar hakkındaki görüşlerini okuyunca çok şaşırdım. O zamanlardaki Anadolu insanının bu kadar cahil olabileceğini tahmin etmemiştim. Halkın savaş sırasındaki yaşadıkları beni üzdü. Yanlız kitapta birçok ölü sözcük kullanılmış. Bu klasiği herkesin okumasını tavsiye ediyorum.
Kitabın en beğenilen bölümü:
Hasan’ın ölümüyle olayların giderek karışması, Emine ve yazarın köyden kaçmaya çalışmaları.



