Mahşer (Peyami Safa) Kitabı Özeti
Mart 19, 2008
Konu
Nihad’ın Muazzez’e aşkını ve duşunduğu İstanbul’un nasıl değiştigini ,devletin ne kadar kotu duruma duştuğunu anlatıyor.
Ozet
Nihad vapurla İstanbul’a gelir.canakkale Savaşından daha yeni çıkmıştır ve uzun zamandır İstanbul’u gormuyordu.İlk olarak arkadaşı Faik’in yanına gitti.Daha sonra iş aramaya başladı.Bir gun Seniha Hanımla karşılaştı. Seniha onu evine davet etti.
Ertesi gun Seniha’nın yaşadığı eve gitti.Orada Muazzez ile tanıştı. Seniha Nihad’dan kızına oğretmenlik yapmasını ve onun bir kaç mektubunu kaydetmesini istiyordu. Nihad bu işi hemen kabul etti.Daha sonra Muazzez ile balkona çıktılar.İçerideki odada Seniha’yı ve Alaaddin Beğ’i gorduler.Aralarında kotu işler hakkında konuşuyorlardı.Bunları Nihad ve Muazzez duydular. Nihad çok şaşırmıştı.cunku o yıllardır bu insanlar için savaşmıştı.Muazzez ile bu konuları konuşmak için buluşma kararı aldılar.
Bir kaç gun sonra Nihad’la Muazzez buluştular.Seniha ve kocası Mahir Beğ’in yaptıklarını anlatıyordu.İkisinin ne kadar sahtekar insanlar olduklarını , Seniha’nın vucudunu kullanarak erkekleri nasıl kandırdığını ve daha sonra onları nasıl kullandığını anlatıyordu.Onlar bunlarla da kalmayıp Muazzez’in annesinin apartmanını dalavere ile almışlardı.. Nihad bunları duyunca şok olmuştu.
Nihad çalışmak için apartmana gitti. ilk iş olarak mektupları kaydetmeye başladı.Mektuplar hep sahtekarlıkları anlatıyordu. Bunları kaydetmeye mecburdu çunku zar zor bir iş bulmuştu ve Muazzez’i gormek için başka çare yoktu. Bir gun dolaşmaya çıktı ve sokakta Alaaddin Beğin gazetesinde çalışan hikaye yazarı Kerim Beğ ile karşılaştı.Biraz muhabbet ettiler. Nihad ona Mahir Beğleri ve çevirdikleri dalavereyi anlatıyordu.
Nihad iyice Muazzez’e alışmıştı.O da tabiki ona alışmıştı.Ama arada bir sorun vardı Muazzez’i Alaaddin Beğ İle evlendirmeyi duşunuyorlardı.Fakat bunu Muazzez istemiyordu.İlk başlarda Seniha Hanım’da buna izin vermiyordu ama Nihad ile Muazzez arasında bir yakınlaşma olduğunu anlayınca oda bunu kabul etti. Bir gun yine dolaşırken Kerim Beğle karşılaştı.Ona olan biteni anlattı. Kerim Beğ ona kızı apartmandan kaçırmasını soyledi.Ama bunu Nihad hiç duşunmuyordu çunku kendi karnını bile Seniha ’nın verdiği bir kaç kuruşla doyuruyordu.Ama aklında bu fikir kaldı ve bunu Muazzez’e açmayı duşundu.
Bir zaman sonra Muazzez ile konuşurken konuyu ona anlattı. Muazzez bu fikri biraz yadırgadıysa da eğer zor durumda kalırsa onunla beraber kaçabilecegini soyledi. Bir akşam eğlencesinde mebus kendini kaybetti ve Muazzez’e saldırdı.O da Nihad‘dan yardım istedi. Nihad mebusu engelledi.Bunun uzerine Seniha ve Mahir Nihad’I evlerinden kovdu.Muazzez ’de bu saldırılara katlanamayacagını ve kaçmak için Nihad’ın dışarda beklemesini istedi.O akşam ikisi beraberce apartmandan kaçtılar.Birlikte Nihad ’ın arkadaşı Faik’in yanına gittiler ve bir kaç gun orda kaldılar.Bu zamanda Nihad bir ev aramaya Muazzez ise iki uç ev eşyası almaya başladı. Bir sure sonra Nihad Muazzez’i arkadaşları Haldun, Necdet ve Nail ile tanıştırdı .
Nihad ile Muazzez birlikte bir eve taşındılar. Nihad iş arıyordu fakat İstanbul’da iş bulamıyordu. Ay başı yaklaşmıştı ve ev sahibi Emine Hanım birkaç gun sonra kirayı almak için gelecekti. Nihat bunun için Faik’ten borç istemeye gitti ama onda da metelik yoktu. Kahveye uğradılar ve orada Rıza’yla karşılaştılar. Rıza bir aktordu ama artık geçimini dalavere ile sağlıyordu. Nihad’a biraz para verdi ve tiyarosunda suflor olarak çalışmasını istedi,oda kabul etti. Nihad tiyatroda işe başlamaya gitti ama ortalarda kimseler yoktu. Rıza’yla birkaç kişi tiyatroya geldiler. Tiyatro hiçbirinin umrunda değildi. Daha bir prova bile yapmamışlardı. Ertesi gun tiyatro sahneleniyordu.Nihad bir kutuya girdi ve oyunculara rollerini okuyordu.Ama hiç biri birşey anlamadıgı ve duymadıgı için komik bir durum oluşuyordu.Nihad kutunun içinden yere duştu ve kaçar gibi orayı terketti.Rezil olmuştu. Nihad bundan sonra çok degişti.Dunya’ya lanet etmeye ve Devlet’in bu gidişatına dur demeye kararlıydı.Bunun için ihtilal yapmayı duşunuyordu.Kendi gibi duşunenlerle toplantılar yapmaya başlamıştı.Bu durum Muazzez’in hiçte hoşuna gitmiyordu.Nihad bir yandanda mebusun gazetesi için Kerim Beğin aracılığıyla eserler çeviriyordu.
Bir gun Nihad ile Muazzez tartışmaya başladılar.Muazzez Seniha’yı gormek istiyordu ama Nihad buna izin vermiyordu.Muazzez çok ısrar etmesine rağmen Nihad’ı bir turlu kandıramıyordu.Ertesi gun Muazzez hastalandı.Nihad onun yanından hiç ayrılmıyordu.Akşam olunca kapı çalındı.Dışarda bir zabit Nihad’ı karakola goturmek istiyordu.Nihad ne oldugunu anlamadan zabitle beraber karakola gitti.Devlet hakkında kotu soz soylemekten uç gun içeride yattı.Daha sonra doğru Muazzez’in yanına gitti.O hala yaşıyordu ve Muazzez apartmana gitmek istedigini soyluyordu.Nihad yine kabul etmiyordu. Ertesi gun Nihad uyandıgında Muazzez’in apartmana gittigini oğrendi.Uç gun geçti .Muazzez eve dondu ve Nihad ile konuşmaya çalıştı fakat Nihad hiç yanıt vermiyordu.En sonunda Muaazzez dayanamıyarak evden çıkıp gitti.
Nihad mahalleden başka bir yere taşındı.Nişantaşında Şukriye adında bir kadının evinde kalmaya başladı.Kimseyle konuşmuyordu.Herkes onu merak ediyordu.Bir gun ev sahibi dayanamayıp Nihad’a ne oldugunu sordu.Oda olan biteni anlattı.Kadın bu duruma çok uzuldu,yardım etmeyi çok istiyordu ama elinden bir şey gelmezdi. Bir sure sonra Nihad Muazzez’in yanına gitti ama onu bulamadı.Aklında intihar etme fikri yatıyordu çunku dunyadan bıkmıştı.En sonunda ayaklarını bağlayarak kendini denize attı.Ama tekrar yaşamayı seçti.Denizden karaya çıktı ve doğru Kerim Beğ’i gormek için apartmana gitti.Ordanda Kerim ile beraber Kerim’in evine gittiler.Kerim ona guzel bir iş bulmuştu ve Muazzez’in onu aradıgını soyluyordu.Bunun uzerine ikisi beraber direk Muazzez’in yanına gittiler. Muazzez ile Nihad barıştılar.Nihad Muazzez’i intihar etmek istediği yere goturdu ve ayagına bağladıgı kemeri ona gosterdi.Muazzez çok şaşırmıştı ama Nihad bunları gerçekten yapmıştı.İkisi birlikte ufka baktılar ve hayat onlar için yeni başlıyordu.
Ana Fikir
İnsan ne kadar kotu duruma duşerse duşsun hayatından bezmemeli,aşkını.sevgisini kaybetmeyip sabretmelidir.
Şahıslar ve Olaylar
NİHAD:canakkale’de savaşmıs yirmialta yaşında durust ,hayatını kendıi emeğiyle kazanmaya çalışan romanın asıl kahramanıdır.
MUAZZEZ:Genç ve guzel ,iyi bir aile terbiyesi almış ,insanları seven ve onlara değer veren namuslu bir kızdır.
SENİHA HANIM:Bir kaç kez evlenip boşanmış en sonunda kendi gibi sahtekar biriyle evlenmiş,zeki, işten pazarlıklı bir kadın.
MAHİR BEY:Seniha’nın kocasıdır.Tuccardır ama gelirinin çogunu devleti soyarak karşılayan namussuz bir kişidir.
ALAADDIN BEY:Mebus ve ayrıca bir gazetenin sahibidir.Seniha’nın etkisinde kalan dalavereci bir şahıstır.
FAİK:Nihad’ın en yakın arkadaşıdır.İyi ve her zaman yardım sever biri olarak romanda gorulur.
EMİNE HANIM.Faizci,sadece paraya deger veren , beş para etmez bir kadındır.
ŞUKRİYE HANIM:Nihad’ın ev sahipliğini yapmış,ihtiyar ve oldukça iyi bir kadındır.
Yazar Hakkında Bilgi
(1899- 15 Haziran 1961): Yazar. İstanbul’da doğdu. Meşhur şair İsmail Safa’nın oğludur. Duzenli bir oğrenim goremedi. Kendi kendisini yetiştirdi. 13 yaşında hayata atıldı. Posta Telgraf Nezaretinde çalıştı. Oğretmenlik (1914-1918), gazetecilik (1918-1961) yaptı. Hayatını yazıları ile kazandı. İstanbul’da oldu.
Romanları: Gençliğimiz (1922), Şimşek (1923), Sozde Kızlar (1923), Mahşer (1924), Bir Akşamdı (1924), Sungulerin Golgesinde (1924), Bir Genç Kız Kalbinin Curmu (1925), Canan (1925), Dokuzuncu Hariciye Koğuşu (1930), Fatih-Harbiye (1931), Atilla (1931), Bir Tereddudun Romanı (1933), Matmazel Noralya’nın Koltuğu (1949), Yalnızız (1951), Biz İnsanlar (1959). Hikâyeleri: Hikâyeler (Halil Açıkgoz derledi, 1980). Oyunu: Gun Doğuyor (1932). İnceleme- denemeleri: Turk İnkılâbına Bakışlar (1938), Buyuk Avrupa Anketi (1938), Felsefî Buhran (1939), Millet ve İnsan (1943), Mahutlar (1959), Mistisizm (1961), Nasyonalizm (1961), Sosyalizm (1961), Doğu-Batı Sentezi (1963), Sanat- Edebiyat-Tenkid (1970), Osmanlıca-Turkçe- Uydurmaca (1970), Sosyalizm-Marksizim- Komunizm (1971), Din-İnkılâp-İrtica (1971), Kadın-Aşk-Aile (1973), Yazarlar-Sanatçılar- Meşhurlar (1976), Eğitim-Gençlik-Universite (1976), 20. Asır- Avrupa ve Biz (1976). Ders Kitapları: Cumhuriyet Mekteplerine Millet Alfabesi (1929), Cumhuriyet Mekteplerine Alfabe (1929), Cumhuriyet Mekteplerine Kıraat (I-IV, 1929), Yeni Talebe Mektupları (1930), Buyuk Mektup Numuneleri (1932), Turk Grameri (1941), Dil Bilgisi (1942), Fransız Grameri (1942), Turkçe İzahlı Fransız Grameri (1948).
Suç ve Ceza (Dostoyevski) Kitabı Özeti
Mart 19, 2008
Ozet
Dort aydır evin kirasını verememişti. Evin sahibi onu mahkemeye verecekti. Uzun sureden beri hasta olmasına rağmen yaşlı Teteri kadının evine gidebilirdi. Daha onceki yuksuğe 1.5 Ruble veren kadın yeni getirdiği saate baktı ve “1.5 Ruble” dedi. Raskonikov kabul etmek zorundaydı çunku kata çıkana kadar kimseyle karşılaşmamıştı. Yaşlı kadın, kız kardeşi ile beraber kalıyordu evde. cok zengin olmasına rağmen, kız kardeşi hiç miras bırakmayacaktı. Kız kardeşini çoğu zaman dover, onun her işini takip etmesi gerektiğini duşunurdu.
Raskolnikov 1.5 Rubleyi aldı ve dışarı çıkıp bir meyhaneye gitti. Marmeladov yan masada oturuyor olmasına rağmen taşınıp sohbet etmekten kendini almamıştı. Marmeladov eşini çok seviyordu ve uç çocuğunu da; ama çok içyordu. O kadar ki ailenin geçimi için Sonya fahişelik yapmak zorunda kalmıştı. “Ne kadar fedakar bir kız bu Sonya” diye duşunmekten kendini almamıştı. Raskolnikov Marmeladov ‘un evine gittiklerinde eşi haykırışla onları yumruklamaya başladı. Hep içiyordu ve evdeki 20 Rubleyi goturup içkiye vermişti. Marmeladov Raskolnikov cebindeki 50 Kapik’i oraya bırakarak uzaklaştı. Eve geldi, yorgundu. Nastasya bir mektup getirdi. Raskolnikov heyecanla okumaya başladı mektubu. Annesinden gelmişti mektup. Annesi kız kardeşi Dunya’dan bahsediyordu. Dunya, Luzhin adında çift memurluğu olan 45 yaşındaki biriyle evlenecekti. Hem Luzhin onların eşyalarıyla beraber Petersbur’ga gelmesi için yardım edecek, gelmelerini sağlayacaktı. Annesi, 60 mil otedeki tren yoluna gitmek için bir araba ayarladığını, trende ise 3 ncu sınıfta guzel bir yolculuk yaptıktan sonra Petersburg’a gideceklerini ve onu çok ozlediğini yazıyordu.
Raskolnikov “Bu evlilik olmayacak” diye duşundu. Dışarı çıktı ve birkaç saat dolaştıktan sonra yorgun duşup bir yerde uyukladı. Kotu bir ruya gordukten sonra uyandı. Eve gitti. Saat 7’ye yaklaşıyordu. Saat uygundu. Aşağıdaki baltayı alacak kimseye gozukmeden yaşlı tefeci kadının evine gitti. İçeri girerken onu kimse gormemişti. 2 nci katta boya yapan adamlarda onu yukarı çıkarken gormemişlerdi.
Tefeci kadının evine girdi ve ona bir kultablası uzattı. Kadın kultablasına bakarken baltayı kafasına indirmişti. Kadının olu bedeni yerde yatıyordu. İçeri daldı ve dolaptan sadece rehin verilmiş, birkaç parça altını cebine aldı. Yaşlı kadının kız kardeşiyle içeride karşılaştı. Kızın şaşkın bakışları altında baltayla onu da oldurdu. Doğrusu bir kişinin toplumdaki binlerce kişinin refahı ve mutluluğu için olmesinin bir zararı yoktu. Ustelik bu tefeci kadın çok kotu biriydi. Kapıda birkaç kişi kapıyı vuruyorlardı. Hiç evden çıkmayan tefeci kadının, çıkacağı tutmuştu. Raskolnikov titriyor, dışarı çıkıp her şeyi itiraf etmek istiyordu ama yapmadı. Dışardakilerden biri kapının içeriden surgulu olduğunu fark etti. Yaşlı kadına bir şey olduğunun farkına vardılar. İki kişi Kapıcıyı çağırmak için aşağı indi. Bu kaçmak için tam fırsattı, Raskolnikov kapıyı açtı, hızla merdivenlerden inmeye başladı, aşağıdan gurultu gelmeye başlayınca Raskolnikov boyacıların dairesinin kapısının arkasına saklandı ve kapıcı ile uç adam yukarı çıkınca o da dışarı çıkıp değişik bir yoldan eve gitti. Baltayı aldığı yere bıraktı. cok korkmuştu ve titriyordu. Aldığı mucevherleri ve kıymetli takıları dışarıda bir yerde saklamayı ihmal etmedi.
“2 gun geçti hala uyanmadı” diye duşunuyordu Universite arkadaşı Razumikin. Doktor Zozimov hastalığı atıp kendisine geleceğini soyluyordu. Ama Raskolnikov uyanınca arkadaşını ve doktoru isteksiz bir vaziyette evden kovdu ve dışarı gidip bir bara oturdu. Eski gazeteleri okurken yanına gelen bir polis memuru melenkolik ve deli bir ruh haliyle cinayetten bahsedip, ustu kapalı her şeyi anlattı. Korktuğunu, endişelendiğini hiç hissettirmedi.
Ertesi gun eve geldiğinde annesi ve kız kardeşi Dunya’ nın kendisini beklediklerini gordu. cocuğun halini goren anne şaşkınlıkla titriyordu. Onu ertesi gun bay Luzbinin geleceği goruşmeye çağırırken korkmuştu. Ertesi gun bay Luzbin onları ziyaret etttiğinde, Raskolnikov haklı çıkmanın gururu ile guluyordu. Bay Luzbin kız kardeşi çok aşağılamış, onların fakir bir aile olduğunu değerlendirerek fazla istekte bulununca evden kovulmuştu. Hemen ardından Raskolnikov “elveda” diyerek evden ayrıldı. İnanamıyordum. Annesi oğlunun bu tavırla doğrusu ağlamaktan başka yapacak bir şeyleri yoktu. Raskolnikov melenkolik halde evi terkederken her nasılsa arkadaşı Ramuskin’e onları emanet etmeyi de ihmal etmemişti.
Bay Marmeledov’un cenazesi için evine gittiğinde Sonya’da oradaydı Sonya’ya karşı inanılmaz bir his içindeydi. Ailesi için Sonya’nın yaptığı fedekarlık onun gozlerini buyulemişti. Birkaç gun boyunca Sonya’yı duşundu ve fırsat buldukça onunla konuşmaya çalışarak geçirdi vaktini.
Polis memuru porifiri Raskolnikov’un (Mihailovis adında genç biri cinayeti işlediğini itiraf etmiş olmasına rağmen) cinayet işlediğini biliyor ve onun psikolojik durumunu bildiği için, itiraf etmesi için onu sıkıştırıyor ama tutuklamayacağını soyluyordu. Cinayeti işlediğini Sonya’ya itiraf etmişti. Sonya’da Raskolnikov’a “gidip teslim olmasını, yere kapanıp Allah’tan ve insanlardan ozur dilemesini” istiyordu.
Sonuç olarak Raskolnikov vicdanının verdiği acıya dayanamayıp suçunu polise itiraf etti. 1.5 yıldır Sibirya’daydı Raskolnikov. Petersburg’ a, Razumukin ve kardeşi Dunya evlenmişlerdi. Mahkeme Raskolnikov’un iyi hali, parayı kullanmadığı, daha onceki yaşamında verimli bir universite oğrenimi yaptığı, fedakar kişiliği ve kendi kendine teslim olmasından dolayı, çok az bir cezayla 8 yıl kurek mahkumiyetine çarptırıldı. Raskolnikov’u Sonya her gun ziyaret ediyordu. Sibirya da ailesi ile surekli mektuplaşan Sonya, Ramuzkin ve Dunya’nın tek haber kaynağıydı. Raskolnikov,Sonya’nın sevgisi ile hayata bağlandı ve geleceğin planlarını beraber hayal etmeye başladılar.
Yazar Hakkında Bilgi
Tam ismi Fyodor Mihayloviç Dostoyevski’dir. Babası bir ordu cerrahı, annesi bir tuccarın kızıydı. Annesinin yardımıyla evde başladığı eğitimini ozel bir okulda surdurdu. Babası sert ve acımasızdı. Annesinin koruyucu tavırlarına sığınıyordu. Annesini 15 yaşında kaybetti. 1837′de girdiği Petersburg Askeri Muhendis Okulu’nu bitirdi. Oğrencilik yıllarını Rus ve Avrupa edebiyatının onde gelen yazarlarının eserlerini okuyarak geçirdi. Kısa bir sure askerlik yaptıktan sonra ayrılıp edebiyatla uğraşmaya başladı. Topraklarında çalışan koyluler tarafından oldurulen babasından az bir miras kalmıştı. 1846′da İnsancıklar adlı ilk kitabını yazdı. 1854′te basılan bu roman ilk Rus toplumsal romanı sayılır. Bu eserin basılmasından sonra unlendi. 1846′da yazdığı ikinci romanı “Oteki” yeterli ilgiyi gormedi. Unu giderek kayboldu. 1851 tarihli Ev Sahibesi, 1848′de yazdığı Beyaz Geceler ile Yufka Yurekli romanları da ilgi gormedi. 1849′da yazdığı Netoçka Nezvanova romanı da beklenen başarıyı getirmedi.Politikayla ilgilenmeye başladı genç liberallere katıldı. car 1. Aleksandr’ın guvenlik guçleri tarafından, “devleti yıkmaya çalıştığı” suçlamasıyla arkadaşlarıyla birlikte tutuklandı. İdama mahkum edildiler. Kendisinin kurşuna dizilmesi hazırlıklarını izlemek onda derin etkiler bıraktı. Kendinden once sırya dizilen beş kişi kurşuna dizildi ancak kendisiyle beraber diğer dort kişi idamdan son anda kurtuldu. Sibirya’da 4 yıl ağır hapse ve 4 yıl askerlik yapmaya mahkûm edildi. Sibirya’daki cezaevi gunlerinde birlikte yaşadığı ilişkileri, aşkları, mahkûmları gozlemleyerek Rus halkını daha yakından tanıma fırsatı buldu. Ancak zor koşullar nedeniyle sara nobetleri geçirmeye başladı. Bu rahatsızlığın etkileri de birçok eserine yansıdı. 1854′te cezaevinden çıkıp askerliğe başladı. Subaylığa kadar yukseldi. 1857′de dul bir kadınla evlendi. Bu evlilik maddi sorunlarını artırdı. Tekrar yazmaya karar verdi. Askerlik cezasının da bitmesi uzerine Petesburg’a dondu. Yeni car 2. Aleksandr’ı destekledi. Kardeşi Mihail ile birlikte “Vremya” adlı bir dergi çıkardı. Bu dergi ve dergide yayınlanan romanları yeniden tanınmasını ve eski ununu kazanmasını sağladı. 1862′de Fransa, İngiltere ve İtalya’yı kapsayan bir yurtdışı gezisi yaptı. Aynı yıl dergi kapatıldı. Dostoyevski, Almanya’nın Wiesbaden kentine gitti. Burada kumara başladı.Rusya’ya donuşunde “Epoha” isminde yeni bir dergi çıkardı. 1864′te eşini ve kardeşi Mihail’i kaybetti. Borca battı. Kurtulmak için Avrupa’ya kaçtı. Wiesbaden’de kumarda butun parasını kaybetti. Yayıncısından borç alıp 1865′te Rusya’ya dondu. 1867′de steno ile romanlarının yazımında kendisine yardım eden Anna Snitkina ile evlendi. Bir kere daha borca boğulduğu için yeni eşiyle yine yurt dışına çıktı. Yoksulluk ve para peşinde ulke ulke dolaştı. Ama romanlarını yazmayı da surdurdu. Bir kere daha yayıncısının desteğiyle St.Petersburg’a dondu. Tutucu bir haftalık dergi olan Grajdaninin başına geçti. Bir yıl sonra bıraktı.
Bu donemde eski itibarını ve ununu tekrar kazandı. 1872 yılında yayımladığı Ecinniler adlı romanı birçokları tarafından tum zamanların en iyi siyasi romanı olarak kabul edilir. Kitap nihilizm, ateizm ve Batı duşuncesinin Rusya uzerindeki etkilerini ele alır. En buyuk romanı Karamazov Kardeşleri yazmaya 1879′da başladı. 1880′de şair Aleksander Puşkin’in olum toreninde konuşmayı o yaptı. Petersburg Bilim ve Sanat Akademisi’nin edebiyat bolumune seçildi. Yaşamının son doneminde Petersburg yakınlarında kuçuk bir kasaba olan Staraya Russa’da yaşadı. 9 Şubat 1881′de burada yaşamını yitirdi. Gunumuzde de en çok okunan yazarlar arasında yer alır.
Yüksek Ökçeler (Ömer Seyfettin) Kitabı Özeti
Mart 19, 2008
Yuksek Okçeler
(Omer Seyfettin)
Konu
Hikayenin sosyal bozulma olarak değerlendirilecek kuçuk bir anekdotta, yalıda çalışan ve çalışmak için alınan hizmetkarların hırsızlık yapmalarıdır. Hatice Hanım’ ın yuksek okçeli ayakkabıları bu anekdotun hikayenin başında ortaya çıkmasını engellemiştir. Batı hayranlığının timsali olan yuksek okçeli ayakkabılar ne zaman terkedilmiş o zaman da yalı içerisinde gorulen diğer aksaklıklar Omer Seyfettin’in uzerinde durduğu onemli temalar haline gelir.
Ozet
Omer Seyfettin bu hikayesinde Hatice Hanım karakteriyle Batı hayranlığını, şekil uzerinde uygulamaya çalışan bir kadın tiplemesinden faydalanarak dile getirir. Tanzimat Edebiyatı’ nda sıkça işlenen bu konu Omer Seyfettin’ de bu hikaye ile devam eder. Hikayenin sosyal içerikli diğer bir konusu da izdivaç olayındaki çarpıklığın dile getirilişidir. Devrin getirdiği sosyal yapılanma kadınların genç yaşta ilerlemiş yaştaki erkeklerle evlendirilmesine zemin hazırlıyordu. Hatice Hanım’ da on uç yaşında iken altmışaltı yaşında zengin bir ihtiyarla evlenmiştir. Hatice Hanım bu izdivacın sonunda erkeklerden nefret etmeye başladığı gorulur. Eşinin olumunden sonra da bir daha evlenmemesi bu tepkinin sonucudur.
Hatice Hanım’ ın batı hayranlığı yuksek okçeli ayakkabı merakıyla dile getirilir. Bu merak Hatice Hanım’ ın rahatsızlanmasına da sebep olmuştur. Devrin bu çarpık merakı Omer Seyfettin’ in kendi kaleminde şekilcilik boyutuyla kendi uslubuyla dile getirilir.
Bu çalkantılarda zamanla etkilenen Hatice Hanım’ da artık gozunun gormediğinden vicdanım rahat duşuncesi ile eski hayatına tekrar geri doner.
DUNYANIN NİZAMI
Hikaye genç bir kızın ağzından anlatılır. Genç kız kocaya varmadığını duşunmediğini aynı zamanda da erkeklere tavır takındığını dile getirir. Bu kinin belirtisi olarak da bahçelerinde besledikleri horozun tavukları rahatsız ettiği için oldurmekle gosterir. Ancak horozu oldurdukten sonra tavukların duzeni bozulur. Kısa bir sure sonra horozun tavukların duzenini, birlik ve beraberliğini sağladığının farkına varır. Tavukların nasıl horoza ihtiyacı varsa kadınlarında erkeğe ihtiyacı olduğunu anlar. Bunun dunyanın nizamı olduğunu kabul eder. Artık o da dunyanın nizamına uyup evlenmesi gerektiğinin farkına varmıştır.
TAVUKLAR
Hikayede Omer SEYFETTİN Anadolu’nun ucra bir koşesinde handa geçirdiği bir gunu dile getirir. Hancı ve kahraman hikayenin belli başlı karakterleri olarak karşımıza çıkar. Omer Seyfettin ‘in hikayede hanın içini gorsel bir betimleme ile okuyucunun gozleri onune sermeye çalışır. Tavukların davranışları Omer Seyfettin’in gozunde canlanır. Duzgun hareketleri, gorunuşleri Omer Seyfettin’ i etkilemiştir.
Hana her girişinde tavukları insanlardan korkmayışları belli bir yerde yiyecek verilecekmiş gibi toplanmaları onun muhayyilesinde akıllı insanların yaptıkları ile ozdeşleşir.
Kısa bir sure sonra tavukların bu duzenli davranışlarında hancının hiçbir etkisi olmadığını oğrenmesi ve hancının tavuklara surekli yiyecek vermediği soylemesi uzerine tavukların surekli bekleyiş içinde bulunduğunun farkına varan kahramanımızın şaşkınlığı bir kat daha artmıştır.
BAHARIN TESİRİ
Hikaye eski bir İstanbullu’ nun ağzından anlatılır. Bu zat arkadaşının verdiği bir çay partisine gider ve çay partisinde gorduğu bir kadına aşık olur. Evine kapanır, ona gore kadın sanki dururken sonmuş bir lamba gibidir.Arkadaşı onu ziyarete geldiğinde aşkını ona anlatır. Arkadaşı bunun bir bahar aşkı olduğunu gelip geçeceğini soyler. Soğuk bir ortamda yaşarsa yani bahardan uzak kalırsa aşk zannettiği bu tutkunun soneceğini soyler ve hikayenin kahramanı soğuk bir yerde on gun kalır. Gerçekten de arkadaşının soylediğinin doğru olduğunu anlar.
cİRKİNLİĞİN ESRARI
Hikaye genç bir kızın yaş farkına rağmen umarsızcasına sevgi çırpınışlarını dile getirir. Genç kızın sevdiği adam yalnızlıktan hoşlanan yaşamında şimdiye kadar kadına pek fazla yer vermeyen bir tiptir. Omer Seyfettin bu sevgiyi dile getirirken genç kızın duşuncelerini ve aşka bakışını da gozler onune serer, kahraman her ne kadar yalnız kalmaktan hoşlanıyor gorunse de genç kızlarla yalnız kalmanın aslında mutluluk verici olduğunu dile getirmekten de geri kalmaz.
Ozellikle Şuhude’ nin odaya girişi, guzelliği kahramanımızı etkilemiştir. Ancak bu etkilenmeyi dile getirebilecek kadar cesaretli değildir. Ağır başlı ve vakarlı davranmaya çalışır. Şuhude ile aralarında başlayan konuşmalar uzadıkça kahramanımız Şuhude’ nin kendisine aşık olduğunu itiraf etmesiyle birden karşı taarruza geçer ve kızı kendinden uzaklaştırmaya çalışır.
Şuhude o zamana kadar yaşadığı ada halkından Tevfik ceşban tarafından istenmiş yakışıklı, zengin ve aynı zamanda genç olması Şuhude’ nin onu reddetmesini sağlamıştır. Bu noktada kahraman kendini aşık olunmayacak kadar yaşlı ve çirkin gostermeye çalışır.
Şuhude’ nin guzelliğine asla yakışmayacağını duşunduğunden ondan kaçar. Kahraman Şuhude’ nin fiziki ozelliklere gerçekten de onem vermediğini anlayabilmek için onun ada da en pis ve en yaşlı olan çirkin kral Ali Bey’ le de rahatlıkla yaşayabileceğini soylemesi Şuhude’ yi kendinden uzaklaştırır. Ancak boyle bir guzelliğin de çirkin bir insana ait olması, kahramanın aşk denilen kavramın ne olduğunu gerçekten sorgulamasını sağlamıştır.
AŞK VE AYAK PARMAKLARI
Omer Seyfettin bu hikayesinde aşka ve insanlara bakış açısını Asime Hanımefendi’ nin ve Hasan’ ın ağzından yazdığı iki mektupla dile getirir. Asime Hanımefendi’ yi aşkın gerçekte ne olduğunu anlamayan bir karakter olarak gosterir. Hasan’ ın ağzından yazdığı mektupta kadına ve erkeğe bakış açısını gormek mevcuttur. Hasan’ a gore erkekler belirgin hayvanlarla ozdeştir. Orneğin; arslan profiline sahip birinin arslan karakterine, eşek profiline sahip birinin inatçı olması gibi. Hasan bu noktada hayvanlarla ozdeşleştirdiği erkeklerin aslında onlardan bir farkı olmadığını dile getirir. Kadınlar da Hasan’ ın gozunde pek farklı değildir. Onlara da hayvan profilleri yukleyip karakterlerini belirlemeye çalışır. Aslında Hasan’ ın yaptığı şey gerçekte insanların aşkın ne olduğunu tam anlamıyla çozemediklerinden şikayettir.
Hasan’ ın bir zamanlar Asime Hanım’ a duyduğu aşk onu tam anlamıyla tanıyamaması geçen zaman içerisinde de Asime’ nin gerçek karakterini çozumlemesi ile ondan uzaklaşır. Hasan’ da Asime Hanımefendi de buldum zannettiği aşkı bırakıp arayışına yeniden geri doner.
TUĞRA
Hikayede, kahramanın, bir meyhanede oturarak yaşamı irdelemesi dile getirilir. Kahraman gunde on iki saat çalışan paraya pek fazla değer vermeyen biri olarak tanıtılır. Meyhanede oturarak kadınlara olan ilgisini, yaşamında kadın olmayışının eksikliğini ve maddiyatın insana gerçekte bir şey kazandırmadığını dile getirir. Tuğra yardımıyla maddiyatın eleştirisini, değersizliğini gozler onune serer.
BİRDENBİRE
Hikayede Ahder ve Yumuk adlı iki kadın karakter yardımıyla yaş farkına rağmen aşk kavramının irdelenişi dile getirilir. Aşk onlara gore bir zumrut-u anka yani masaldır. Aşkın ne olduğunu dunyada kimse oğrenememiştir. Aşk şairlerin terennumlerinden ibarettir.
Ahder hayatında yaptığını zannettiği hataları genç olan Yumuk’ un da yapmaması için bir nevi aşk oğretmeni gibi davranmayı ihmal etmez hikaye boyunca.
NEZLE
Masume Hanım otuz dokuz yaşında genç gorunumlu duygulu bir kadın olarak tanıtılır. Hikayede çarpık izdivacın sonuçları yine gozler onune serilir. Diğer hikayelerden farklı olarak Masume Hanım erkeklere karşı tavır takınmayıp genç, guçlu bir erkekle tekrar evlenmek ister. Gunun birinde on dokuzundan arabaya bakan hizmetçisi Himmet gelir aklına bir kır gezisinde arabacısına sorar: “Şu ahırın oradaki ineği okuzun şerrinden kurtar.”der. Himmet: “Okuz ineği uzmuyor, koklaşıyorlar.”der Masume Hanım bir turlu ilgisini çekemediği Himmet’ e arabayı mesire yerine çekmesini soyler ve kurduğu hayalinde artık yıkıldığının farkına varır.
TURKcE REcETE
Omer Seyfettin bu hikayesinde, yanlış batılılaşmayı Belkıs Hanım karakteri ile ortaya koyar. Belkıs Hanım hikayede zengin bir dul olarak tanıtılır. Sık sık rahatsızlanması dolayısıyla Doktor Şerif’ i çağırdığında ondan hastalık dışında magazin, eğlence, aşk, kadınlar hukuku, Avrupa Kadınları, yaşamları vs.hakkında bilgiler alır.
Bu konuşmadan sonra Belkıs Hanım iyileşir ama doktorun gideceği zaman tekrar hastalanır ve ondan reçete yazmasını ister. Doktor Turkçe bir reçete Yazarak Belkıs Hanım’ a verir. Belkıs Hanım bu noktada Doktor Şerif’ in Avrupa eğitimi almasına rağmen boyle bir reçete yazmasını başlangıçta yadırgar. Doktor reçetede Belkıs Hanım’ a eğlenceyi, luksu, modayı ve Avrupai Yaşantıyı tavsiye eder. Hikayede Doktor Şerif doğru bir batılılaşmanın gerçek bir timsali olarak uzerinde sıkça durulan diğer onemli bir kahramandır. Doktor Şerif batı eğitimi almasına rağmen kultur değerlerini yitirmeyen sağlam bir tip olarak tanıtılır.
TERAKKİ
Omer Seyfettin bu hikayesinde Niyazi ve Neşet yardımıyla toplumda gorulen medeni ilerlemenin farklı yonlerini dile getirir. Niyazi ve Neşet duvarları kağıt kaplı odada oturmuş sigara dumanları içerisinde medeniyetteki ilerlemeden konuşuyorlardı. Kısa bir zaman once telefonun, elektriğin, sinemanın, otomobilin, gramofonun olmadığından bahsediyorlardı. Butun bu gelişmelere şimdi sahip olunmasına rağmen pahalılıktan yakınıyorlardı. Paranın hiç bir kıymetinin kalmadığını duşunuyorlardı.
Niyazi ile Neşet medeniyetteki ilerlemeyi boyle eleştirirken dışarıdan gelen sesle birlikte dilencinin bambaşka bir dem vurduğunu gorduler dilenci de kendine gore artık dunyanın değiştiğini, merhametin kalmadığını, insanlık denen şeyin sona erdiğini dile getirir. Herkesin eğlenceye duşkun olduğunu ifade eder. Niyazi ile Neşet bu durumu şaşkınlıkla seyreder. Dilenciyi hem kuçuk gorurler hem de filozof ve sosyalist olarak nitelendirirler. Sekiz on sene evvel bunları bile soyleyecek muderrisin olmadığını belirterek yaşadıkları zamanın ne kadar da farklı olduğunu ortaya koymaya çalışırlar.
BOYKOTAJ DUŞMANI
Mahmut Turkçe konuşan ancak kultur değerleri bakımından Rum olduğuna inanan, Turkçuluk cereyanının yukselmesine ve azınlıklardan alış veriş yapılmaması için Turkçulerin yaptığı boykota sinirlenen bir gazetecidir. Mahmut hikayede Turkçe ile Yunan edebiyatı yapmaya çalışan bir karakter olarak da gozukur. Yeniden İstanbul’ da Bizans’ın dirileceğine inanmış edebiyatı Yunan Edebiyatı fakat dili Turkçe olan bir Bizans Kulturu muhayyilesine sahiptir. Ona gore butun medeniyet, insaniyet, şiir ve musiki hayatı Yunan Medeniyetinden çıkmıştır.
TUHAF BİR ZULUM
Omer Seyfettin bu hikayesinde Gaspadin, Mulki idare mensubu ve Kaşdanov yardımıyla kendi siyasi duşuncelerini dile getirme fırsatı yakalar. Ozellikle Kaşdanov ve Muki İdare mensubu arasındaki geçen konuşmalarda bu duşuncelerini daha belirgin olarak dile getirir.
Kaşdanov, bir Turk Diplomat ve Gaspadin Bulgaristan’ da goruşurler ve aralarında şu diyalog geçer: Gaspadin’ e gore Turkler’ den ne sosyalist olur ne de nosyonalist. Sebebini ise taassub olarak gosterir. Gaspadin Turkler’ in taassubundan çok istifade ettiğini belirtir. Deliorman’ a kaymakam olduğunda bir tane bile Turk olmadığını niyetinin burayı kan dokmeden Bulgarlaştırmak olduğunu belirtir. Kasaba’ ya Makedonya’ dan surekli muhacir getirip onlara ikamet vererek domuz besiciliği yapmalarını sağlamış. Bir sure sonra, Turkler gelip durumdan şikayetçi olmuşlardır.
Domuzların çeşmelerden su içtiğini, tarlalarında dolaştığını ulu orta sokaklarda gezdiğini soylediler. Gaspadin‘ de onlara hurriyetten, hayvan haklarından domuzunda Allah’ ın yarattığı bir hayvan olduğundan bahsedip Turkleri başından gonderdi. Domuz duşmanı olan Turkler yavaş yavaş evlerini, tarlalarını satıp İstanbul’ a goç ettiler. Gaspadin’ de Turkler’ in sattığı yerleri satın alıp Makedonya’ dan muhacie getirmeye devam etti. Hikayenin kahramanı Turk diplomat bu olayı dinleyince Gaspadin’ e karşı olan tavrını ortaya koyar.
Ana Fikir
Omer Seyfettin’in Yuksek Okçeler kitabı kuçuk hikayelerden ve bir de kuçuk bir piyesten oluşur. Hikayelere genel olarak bakıldığında ağırlıkta olan temanın sevgi ve aşk olgusu olduğu soylenebilir. Ancak Omer Seyfettin hikayelerinde (Yuksek Okçeler, Birden Bire, Nezle, cirkinliğin Esrarı) aşırı yaş farkına rağmen yapılan izdivaçların yanlışları uzerinde de sıkça durduğu gozden kaçmamalıdır. Ancak bu hikayeler arasında Omer Seyfettin’in siyasi duşuncelerini dile getirdiği Tuhaf Bir Zulum adlı hikayesi farklı bir temada işlenen bir hikaye olarak goze çarpar. Piyes te yine karşılıklı sevgiyi dile getiren Omer Seyfettin bu kez bu olayı dramatik bir halden çıkartıp komedi tarzında okuyucunun gozleri onune serer.
Şahıslar ve Olaylar
Hatice Hanım: Batı hayranı, bunu da her hareketi ve ozellikle giyimiyle belli eden bir kadın.Kitap ismini de bu kadının yuksek okçeli ayakkabılarından almıştır.
Hayranzade Şem’ i Bey: 55 yaşında yeni zengin bir patron.
Peride Hanım: Buro mudiresi.
Sermet Bey: Başkatipliğe namzet.
Niyazi Molla
Gazanfer Bey
Bican Efendi
Mustement Efendi: 45 yaşında garson do buro.
Yazar Hakkında Bilgi
OMER SEYFETTİN
28 Şubat 1884 tarihinde Gonen’de doğdu. Oğrenimine Gonen’de başlayan Omer Seyfettin, Ayancık’ta ve annesiyle birlikte geldiği İstanbul’da Aksaray’daki Mekteb-i Osmaniye’ye devam etti. Eyup’teki Baytar Ruşdiyesi’ni bitirip asker çocuğu olduğu için Kuleli Askeri İdadi’sine yazıldı (1893). Bir muddet sonra da Edirne Askeri İdadisi’ne naklolarak oğrenimini burada tamamladı.
Daha sonra İstanbul’da Mekteb-i Harbiye’ye gelen Omer Seyfettin, piyade mulâzımı sânisi rutbesiyle buradan mezun oldu. İzmir’de Teğmen (1903-1910), daha sonra da usteğmen olarak Rumeli’de gorev yaptı (1908-1910). Askerlik’ten ayrılıp Selanik’e gelerek, Genç Kalemler Dergisi’nde yazmaya başladı. Balkan Savaşı’nda tekrar subay olarak orduya dondu. Yunanlılar’ın elinde bir yıl kadar esir kaldı. Esareti sırasında da oyku yazamaya devam ederek bunları Halka Doğru, Turk Yurdu ve Zakâ dergilerinde yayımladı. İstanbul’a donunce ordudan ikinci kez ayrılıp, olumune kadar Kabataş Lisesi edebiyat oğretmenliği yapan Omer Seyfettin, 6 Mart 1920 tarihinde İstanbul’da oldu.
Toprak Ana (Cengiz Aytmatov) Kitabı Özeti
Mart 19, 2008
(Cengiz Aytmatov)
Konu
Toprağın İnsan Hayatındaki Yeri
Ozet
Yeni yıkanmış ak, pak entarisi, pamuklu kara ceketi ve beyaz yazmasıyla yolda ağır ağır ilerliyor kadın. “Merhaba toprak” diye sesleniyor usulca. “Merhaba tolunay” demek geldin Ne kadar kocamışsın. Saçların ağırmış, değnekle yuruyorsun ustelik.” “Evet yaşlanıyorum, bir yıl daha geçti, sende, toprak sende bir hasat geçirdin. Bugun oluleri anma gunu.” “İnsan doğruyu oğrenmeli, tolunay.” Kafasıyla yureği doğruya goturecek mi onu? Hala çocuk.
Onun için, ne yapacağımı bilemiyorum, hayata kussun istemiyorum. Hayatın karşısında yiğitçe dikilsin istiyorum. Geçmiş olayları doğru yargılayacağını bilsem, hayatı gerektiği gibi anlıyacağımı bilsem, ona yalnız kendisini, kendi hayatının değil, başkalarını, başkalarının hayatlarını da kendimi, kendi geçmişimi de, canım toprağım senide, eski gunlerimizi de anlatırdım. Hayat hepimizin aynı teknede yoğurmuş, bir tek demet haline getirmiş. Her insan bu oykunun anlamını kolay kolay çıkaramaz.
Onu içten, yurekten anlamak için yaşamak, denemek gerekir. Toprakla su, insanlar arasında eşit olarak paylaştırılırsa, bizimde kendi tarlamız olursa, bizde kendi tohumumuzu eker, kendi ekinimizi biçersek mutlu oluruz. İnsan için en buyuk mutluluk budur. “Tolunay, çiftçi dediğin, mutluluğu ekip biçtiğinde bulur”. “Toprak, goğsunde hepimize acı çektiriyorsun; bizi mutlu kılmayacaksın, neden toprak diyorlar sana, biz neden doğduk? Biz senin çocuklarınız, toprak. “Mutluluk getir bize, bizi mutlu kıl!”.
Ekmek esmerdi, katıydı ama dunyada hiçbir şeyle karşılaştırılamayacak kadar tatlı bir kokusu vardı, guneş kokuyordu, taze saman kokuyordu, duman kokuyordu. Bir filiz nasıl tohumdan doğarsa bir ananın mutluluğu da halkın mutluluğundan doğar. Halkın hayatından uzak kalan bir anının hayatı yoktur. “Sevgili toprağım benim, o gunu hatırlıyor musun?””Zamanın başlangıcından beri, yuzyılların izi duruyordu içimde.
Tarihin hepsi kitaplarda yazılı değildir, insanlarda tarihin hepsini bilemezler. Ama benim içimdedir hepsi, butun tarih. İnsan denize benzer, derin yerleri de sığ yerleri de vardır. “Soyle bana, sevgili toprak, hangi ana boyle acı çekti, hangi ana oğlunu bu kadar kısa zaman gordu?” Savaşı alt etmenin tek yolu var, bunu o zaman anladım: çarpışmak, dayanmak, yenmek. Bunları başaramadığın an karşına olum çıkıyordu. İyilik, dağlarda yollarda yaşanmaz.
İnsan raslantıyla karşılaşmaz iyilikle. Ancak bir başka insandan oğrenir. İnsanın hayatı bir dağ yoluna benzer, iner, çıkar, uçurumların kenarından geçer. Hep tek başına aşamazsın o yolu, ama herkes elini uzatırsa sana, çabucak aşarsın. Hayatımız boyle işte.”
Dunyadaki insanlar oğullarını, kardeşlerini, babalarını, kocalarını bizim kadar seviyorsa, bizim o gun onları beklediğimiz gibi onlarda oğullarını, kardeşlerini, babalarını, kocalarını bekliyorsa, yeryuzunde başka savaş olmaz artık” diyorum.
Savaşın insanları zalim, aşağılık, aç gozlu yaptığını kim soylemiş ? Hayır, savaş, sen çizmelerinin altında insanları ezebilirsin, oldurebilirsin, yağma edebilir, yakıp yıkabilirsin, 40 yıl bile surdurebilirsin bunu, ama insan denen yaratığın içindeki o duyguyu, o insanlık duygusunu, o sevgiyi içinden sokup atamazsın. “ Toprak, toprak ana, goğsune bastı bizi, dunyanın her koşesindeki insanları besle. Anlat onlara, sevgili toprak, anlat onlara.”
“ Hayır Tolunay. Sen anlat… Sen insansın. Her şeyin ustundesin. Her yaratıktan akıllısın. Sen insansın. Sen anlat İNSAN!.”
Mai ve Siyah (Halit Ziya Uşaklıgil) Kitabı Özeti
Mart 19, 2008
(Halit Ziya Uşaklıgil)
Konu
Roman turunun edebiyatımızdaki en guzel orneklerinden olan Mai ve Siyah’ta yazar yaşanılan bir donemin sosyo kulturel durumunu gozler onune sermiştir. Yazar romanda okuyucuya donemin yaşantısını A.Cemil’in bakış açısından vermeye çalışmıştır. Bu bakış açısında kendi içinde bir objektiflik ve realistlik goze çarpar. Mai ve Siyah donemin butun toplumsal sorunlarını gundeme getiren bir roman olmuştur. Yazar donemindeki bir takım sorunları kahramanları vasıtasıyla okuyuculara açıklamıştır.
Yazar bu romanda neslinin şair idealini ele alır, o zamanki sanat ve basın dunyasını yer yer çok gerçekçi çizgilerle tasvir eder. Bu tasvirlerde insanların duyguları çok guzel işlenmiştir. Eser aşırı duygusal ve romantik bir romandır.
Ozet
A.Cemil, çok doğru, iyi kalpli bir avukatın oğludur. Annesi ise erdemli bir kadındır. Oğrenimine resmi okullarda başlar. Oğrenimi sırasında babası vefat eder. Okulu bitirir bitirmez kız kardeşine ve annesine bakmak zorunda kalır. Fakat elinden fazla bir iş gelmemektedir. Bu donemde gecesini gunduzune katarak Fransızca kitap tercumesi yapar fakat emeğinin karşılığını alamaz. Yabancı dil bildiği için sadece evlerde ders vermektedir. Bir de şiir yazmaktan başka bir becerisi yoktur.
Ders verdiği oğrencilerin yaptığı şımarıklıklar onu bezdirmiş ve bu işi bırakmasına sebep olmuştur. Gittikçe umutsuzluğa kapılmıştır. Huseyin Nazmi’nin kız kardeşi Lamia’yla evlenecek midir? Edebiyatımıza yeni bir yon verebilecek midir? En sonunda Mirat-i Suun adlı gazetede iş bulur ve gazetede tercumeler yapmaya başlar. Hayatı az çok duzene girmeye başlar.
Hatta gazete sahibinin oğlu Vehbi Efendi, A.Cemil’in kız kardeşi İkbal ile evlenir. O zaman Suleymaniye’de eski bir evde oturan A.Cemil kız kardeşini bahtiyar gormek hevesiyle, guzel bir duğun yapar. Ama bu evlilik, o zamanın evlenme şartları yuzunden başarılı olmaz. Evlenenler daha onceden birbirlerini tanımadıkları için, bağdaşamazlar. Vehbi Efendi gayet kaba, boyuna içen, kustah bir kimsedir. Bir gece Vehbi Efendi hamile olan İkbal’i oyle hırpalar, oyle bir tekme atar ki, zavallı kadın çocuğunu duşurur. A.Cemil çıldırmış gibidir, onu Ali Şekip zor zapt etmektedir. Kız kardeşini olumden kurtarması lazımdır. Aldığı butun tedbirlere karşı İkbal’ı olumun pençesinden kurtaramaz.
Huseyin Nazmi uzakça bir vazifeyle dışişlerine tayin edilmiştir. A.Cemil bir gun onu ziyarete gider. Bir aya kadar memleketten ayrılacak olan Huseyin Nazmi, sevineceğini zannederek A.Cemil’e başka bir haber daha verir, Lamia’yı evlendiriyorlardır. Zihninde kızı ailesinin ısrarıyla evlenmeyi kabul etmiştir diye tasarlar. Bir an sevgisini itiraf etmeyi duşunur fakat bir yuva kuramayacağını anlayınca vazgeçer.
Butun umutları, gelecekle ilgili planları bir bir sonmuştur. Geriye ne kalmıştır. Butun omrunu koyduğu şiirleri mi? Bir an bile durmadan onları da ocağa atıp yakar. Yanışını gozlerinde yaşlarla izler. O eserin zaten bir anlamı kalmamıştır.
Mademki Huseyin Nazmi gidiyor, o da gidecektir. Anadolu da bir vazife alıp gidecektir. Kararını yerine getirir. Dertli anasını alarak bir vapura biner. Gece karanlığında, son defa İstanbul’u seyreder. Vaktiyle butun ışıklar ona elmas gibi gorunuyordu fakat şimdi her yer simsiyahtır.
Ana Fikir
Eserin tema için karamsarlık, ayrılık, aşk, pişmanlık diye tek bir şey soylemek mumkun değildir. Bunun içindir ki bunların hepsini içine alan kader belki de bu eserin teması olabilir.
Mai ve Siyah bize İstanbul’daki sanat ve edebiyat çevrelerini yansıtan başarılı romanlardan biridir. Romanın kahramanları olan A. Cemil’in basın ve yayın hayatının merkezi olan çevrelerle ilişkisi bize donemindeki edebiyat ve kultur hareketlerini yansıtmıştır. Mai ve Siyah bu bakımdan Servet-i Funun edebiyat akımının romanı sayılır.
Şahıslar ve Olaylar
Ahmet Cemil: Romanın baş kahramanıdır. Olaylar onun etrafında oluşur. Genç, yakışıklı, zeki, tuttuğunu koparan, aklına koyduğunu yapan, yeni edebiyat anlayışını temsil eden bir kişiliktir.
Raci: Ahmet Cemil’in karşısında olan yani eski edebiyat anlayışını temsil eden,onunla zıt fikirlere sahip, onu çekemeyen ve onun yolunu kesmeye çalışan birisidir.
İkbal: Ahmet Cemil’in hayatını adadığı sevgili kız kardeşi, iyi kalpli, masum, guzel hayattan çok acı çekmiş, bahtı kara birisidir.
Vehbi Bey: İkbal’in kocasıdır. Kaba, bencil, boyuna içen, kustah, karısına kotu davranan, onun olumune sebep olan alçak bir heriftir.
Lamia: Ahmet Cemil’in çocukluktan kalma en buyuk aşkıdır. Ahmet Cemil’in evlenmek istediği, sevdiği, hayatındaki ideal kadın.
Huseyin Nazmi: Lamia’nın abisi ve Ahmet Cemil’in yakın arkadaşı. Ahmet Cemil ile edebiyat tartışmalarına giren, onu kabullenen ve destekleyen birisidir.
Yazar Hakkında Bilgi
Halit Ziya UŞAKLIGİL: Turk yazarı. İstanbul’da doğdu. Mercan Mahalle Mektebi’nden sonra Fatih Askeri ruştuyesine devam etti. Ailece İzmir’e taşındıklarında oğrenimine İzmir ruştiyesine devam etti. Mekhitarist okulunda Fransızca eğitimi aldı.İki arkadaşı ile 1884’te Nevruz dergisi, iki yıl sonra Hikmet gazetesini çıkardı. 1893’te İstanbul’a gelerek Reji idaresinde başkatiplik gorevine başladı.
1896’da Edebiyatı Cedide topluluğuna katıldı.Meşrutiyetten sonra Darulfununda Batı Edebiyatı dersleri okuttu.Sonra, Darulfununda muderris oldu.Hukumet tarafından 1913’te Fransa’ya, 1915’te Almanya’ya gonderildi. Cumhuriyetten sonra Yeşilkoy’deki koşkune çekilerek gazetelerde yazmaya devam etti. Halit Ziya yazı hayatına, her konuda yazı ve tercumelerle girdi. Yazdığı şiirler Muallim Naci tarafından ağır bir dille yerilince mensur şiire yoneldi.1885’ten sonra yazmaya başladığı ilk romanları, Tanzimat romanının devamıdır. Bunlarda basit şemalarda duygusal aşk hikayeleri anlatılır.
1896’da Servet-i Funun topluluğuna katıldıktan sonra Fransız romanlarını, ozellikle teknik yapılarını ve anlatım ilkelerini incelemeye başladı. O yıllarda surekli okuduğu yazarlar Balzac ve Paul Bourget’tir. Halit Ziya romanlarında, yaşadığı donemin toplumsal şartları ve yetiştiği çevrenin ozelliklerini dolayısıyla, genellikle varlıklı kişilerin hayatını ve meselelerini konu edindi. Kendi hayatına benzeyen hayatları tasvir etti; romanlarındaki kişiler, olayların oluşumu, Halit Ziya’nın iyi bildiği çevrelerden seçilmiştir. Roman kişileri tenkitçi bir tavırla ortaya koyan Halit Ziya, hikaye kişilerine daha çok şefkatle, acıyarak bakar; bunlar iyi yurekli, fedakar ve namuslu kişilerdir.Bu hikayelerde yazar, romanlarında olduğu gibi, kuçuk gozlemlerini değerlendirir.
Halit Ziya, ilk romanlarından beri aradığı anlatıma, Edebiyatı Cedide doneminde ulaştı.
ESERLERİ
Roman : Nemide, Bir Olunun Defteri, Ferdi ve Şurekası, Mai ve Siyah, Aşk-ı Memnu, Kırık Hayatlar.
Uzun Hikayeler : Bir Muhtıranın Son Yaprakları, Bir İzdivacın Tarihi Muaşakası.
Oyun: Kabus(1918, Ankara Devlet Tiyatrosunda oynandı.)
Hatıraları: Kırk Yıl, Saray ve Otesi,Bir Acı Hikaye…
Servet-i Funun devrinde, Tanzimat ile başlayan yeni nesir gelişerek olgunlaşmış ve bu devirde bugun klasik olarak değerlendirebileceğimiz guzel ornekler meydana getirilmiştir. Servet-i Funun romancıları, Namık Kemal’in açtığı “sanatkarane roman” tarzını geliştirerek modern Batı seviyesine yukseltir. Servet-i Fununcular yazdıkları hikaye ve romanlarda tasvir ve tahlil için onemli bir yer ayırmışlardır. Ayrıca bu hikaye ve romanlarda ilk defa kadın erkekle bir seviyede gorulmuştur. Mai ve Siyah’ta belirtilen ozellikler ustaca kullanılmıştır.
Roman ve hikaye tekniğindeki aksaklıklar bu donemde ortadan kalkmış, yazarlar anlattıkları olayda aradan çekilmişlerdir.
Servet-i Funun edebiyatının roman ve hikayede en guçlu ismi Halit Ziya’dır. Turk nesrinin gelişmesinde onemli etkide bulunmuştur. Halit Ziya’ya gore guçlu bir Turk nesir uslubunun oluşması için eski nesir yanlışlıklarından uzaklaşılarak, Fransız nesir uslubunun teknik ozellikleri benimsenmelidir. Bu yuzden romanlarında sıfat tamlamaları ve benzetmelerde suslu cumleler yer alır.
Halit Ziya’nın romanlarındaki turler genelde yerleşmiş ve çevresinden sağlanmıştır. Sağlam bir tekniğe sahiptir. Bu romanlarında goze çarpmaktadır. Romanlarında yaşadığı donemin etkisi gorulur. Ozellikle Fransız realist ve naturalistlerin tesirinde kalmıştır. Bunda aldığı eğitimin payı buyuktur. Batılaşma uzerinde durur. Genellikle realist ve psikolojik eserler vermiştir. Roman konuları genellikle aydın çevreler, hikaye konularını ise halk tabakasından seçmiştir. Kahramanlarını yaşadığı çevreden seçmiştir. Yazar genellikle belli bir kesimi ele alır ve o cemiyetin hastalıklı tiplerini işler. Bunlar “ev içi” romanlarıdır.
Küçük Ağa (Tarık Buğra) Kitabı Özeti
Mart 19, 2008
Kuçuk Ağa
(Tarık Buğra)
Konu
Birinci Dunya Savaşı ile birlikte Osmanlı Devleti eski gucunu, heybetini kaybetmeye başlamış, isyanlar ve işgallerle zayıf duruma duşmuştur.Kitapta , bir Anadolu kasabası olan Akşehir’den yola çıkılarak ,kurtuluş mucadelesinin bir bolumu anlatılmaktadır.Olaylar Akşehir’in bir kasabasında başla ve gelişir.
Ozet
Dunya Savaşı resmen sona ermiş olmakla birlikte, Osmanlı Devleti uzerinde yarattığı etkiler tum gucuyle devam emektedir. Savaş sonrası birçok asker memleketlerine geri donmuştur. Zayiatın buyukluğu evlerine donen erlerin çoğunun gazi oluşuyla daha da iyi anlaşılmıştır. Bu erlerden biri de Salih adlı Akşehirli bir askerdir. Memleketine donduğunde kaybettiği kolunun acısıyla beraber, ulkenin durumunu daha acı bir şekilde anlayan Salih gittiğinden beri çok şeyin değiştiğini gorur.
Onceleri dost olarak yaşayan Rumlar ve kendi halkı şimdi birbirinden soğumuştur. Salih’in samimi arkadaşı olan Niko da bir Rum dur ve gelişmelerden o da etkilenmiştir. Yavaş yavaş Yunan ve İngiliz ordularının işgal haberleri gelmekte ve iki halkın birbirine olan duşmanlığı artmaktadır. Salih ise yuzyıllardır Osmanlı himayesinde rahatça yaşayan Rumların bu davranışını bir ihanet olarak gormekle beraber arkadaşı Niko’dan kopamamaktadır.
Rumlarla olan dostluğu kasabalı tarafından fark edilir ve kasabalı Salih’i dışlar. Salih artık surekli Niko ve O’nun çevresiyle dolaşır olmuştur. Artık Osmanlı ve Padişaha olan guvenci de sarsılmıştır. Kaybettiği kolunun hayatına tesiri buyuk olmuştur. Kimsenin O’na hak ettiği saygıyı gostermediğine inanan Salih kendini namazdan niyazdan çekmiştir. Ote yandan halk işgallere tepkisiz kalmama kararı almıştır fakat bunun kimin onderliğinde yapılacağı karmaşası vardır.
Salih gunler geçtikçe kendi kasabalısının tepkisini kazanmış ve artık istenilmeyen biri olmuştur. Bu sırada kasabaya İstanbullu Hoca adında bir hoca gonderilir. İstanbul’dan gonderiliş amacı kasabada padişaha ve Osmanlı’ya bağlılığı teşvik edici duşunceyi sağlamaktır. Hoca gerçekten de çok etkili bir insandır ve halkın buyuk beğenisini ve takdirini kazanır. Vaazlarda cemaate Osmanlı padişah ve din lehinde duşuncelerini aktarmaktadır. Bu sırada memlekette Hoca’nın duşuncesine tam ters olmamakla birlikte, kurtuluş umidi olabilecek bir orgut kurulmaktadır.
Kuvayı Milliye adı verilen bu orgut Anadolu’da işgalleri onlemek ve İstanbul ve padişah yonetiminin boyunduruğundan kurtulmak için kurulmuştur. Fakat Kuvayı Milliye’nin işi çok guçtur. Memlekette işgallere karşı veya işgallerden yana birçok orgut vardır. Kuvayı Milliye once bu orgutleri kendi tarafına çekmeli veya bertaraf etmelidir. Hocanın vaazları da Kuvayı Milliye ilkelerine ters duşmektedir. Hoca her fırsatta padişaha bağlılıktan bahsetmektedir, Kuvayı Milliye ise padişahtan kurtulmak, yeni bir yonetim kurmak amacını gutmektedir.
İşte butun bu ihtilaflar dolayısıyla Kuvayı Milliye yandaşları ve Hoca arasında bir elektriklenme ve zıtlaşma meydana gelir. Hoca ise halka kendini çok sevdirmiştir çunku her yonuyle iyi ve doğru bir insandır. Fakat Hoca da kendi içinde bir yandan yaptığı işin gerçekten doğru olup olmadığının sorgulamasını, padişaha olan guvencinin doğruluğunun şuphesini yoklamaktadır. Kuvvacılarla Hoca arasındaki çatışma zamanla iyice açık şeklini alır ve vaazlarda karşıt fikirler açıklanır.
Olaylar gelişirken Salih ise unutulmuşluk ve terkedilmişlikten bir kaçış olarak Kuvayı Milliye’ye katılmaya verir. O’nu bu kararı vermeye zorlayan başka bir şey ise yakın arkadaşı Niko’nun da sonunda Osmanlıya karşı savaşta yer almasıdır. Salih bu ihanetin ocunun peşinden koşacak ve kurtuluş mucadelesinde buyuk rol oynayacaktır. Kuvva bir turlu hizaya gelmeyen Hoca hakkında olum emri çıkartır. Hoca evliliği ve çocuğu ve en onemlisi de halkın zorlamasıyla Akşehir’den kaçar ve çete reislerine sığınır.Kuvva ile arasında yaşanan kovalamacadan sağ kurtulur ve kendi başına yanına adam da alarak bir kasabaya sığınır.
Kuvva ise Hocayı kaçırdığı için uzgundur ve Salih’i O’nu bulmakla gorevlendirir. Hoca ise şimdi hangi tarafta yer almak gerektiğinin hesabını yapmaktadır. Kuvayı Milliye ise her geçen gun başarı kazanmakta ve guçlenmektedir. Salih Hoca’yı bulur ve O’nu padişah hizmetinden vazgeçerek Kuvva yararına çalışmaya ikna eder. Beraberce cerkez Ethem’in kardeşi Tevfik Bey’in çetesine katılırlar. cerkez Ethem ve kardeşleri milli mucadelede en buyuk rollerden birini ustlenmiş ve gerek duşman işgallerine gerekse ayaklanmalara karşı başarılar sağlamışlardır. Fakat şimdi duzenli ordu ve İsmet Paşa’nın emri altına girmek soz konusu olunca cerkez Ethem ve kardeşleri zıt bir tavır takınarak Kuvva’ya ve Ankara’ya karşı isyan bayrağı açmıştır.
Hoca ise bu yolun yanlış olduğuna inanır ve onları bu yoldan dondurmek için planlar kurar. Hoca’nın amacı cerkez Ethem ve kardeşlerini Kuvva’ya karşı cephe almaktan vazgeçirmek olmasa bile olası bir isyan halinde guçlerini zayıflatmaktır. Bu sırada Hoca Salih’ i haber edinmek için Akşehir’e yollar. Akşehir’de ise Hoca oldu bilinmektedir. Oysa Hoca hayattadır ve yeni kimliği “Kuçuk Ağa” ile kuvva yararına çalışmaktadır. Hoca’nın Kuvva yararına çalıştığı haberi Salih tarafından Akşehir’de sadece Kuvvacı olan birkaç kişiye duyrulur ve memnuniyet yaratır.Başta Kuvayı Milliye hareketine buyuk hizmet vermiş Doktor olmak uzere Kuvvacılar Hoca’nın kendi saflarına katılışından buyuk haz duyarlar.
Hoca Ethem’in İsmet Paşa hizmetine girmemek için yapacağı en buyuk saldırı olan Kutahya saldırısında O’na bir oyun oynayarak başarısızlığını sağlar ve Kuvayı Milliye’ye en buyuk hizmetini vermiş olur. Ethem ise Yunanlılara sığınacaktır. Hoca ise butun bu ihtiras ve gucu elinde bulundurma tutkusuna kapılan insanlardan nefret etmektedir. Artık savaş alanından başka bir cephede de mucadele verilmektedir, şimdi iktidar çekişmeleri buyuk tehdit oluşturmaktadır. Hoca bunu acıyla farkeder. Ankara ise Hoca’nın başarılarından haberdardır ve kendisini Ankara’ya davet eder. Daveti kabul eden Hoca Ankara’nın durumunu yakından gorur ve cephede savaşmanın, bu iktidar kavgasında yanlış duşunenlere ve hainlere verilecek savaştan daha kolay olduğunu duşunur.
Fevzi Paşa Hoca’ya yakınlık gosterir. Hoca butun bu kişiliklerin onemini daha iyi anlamaktadır. Memleket zafere doğru gitmektedir ve bu noktada Ankara ve Melis’e buyuk iş duşmektedir. Bu sırada Kuçuk Ağa yani İstanbullu Hoca Ankara’da kendisini Akşehir’den tanıyan ve bir zamanlar zıt fikirleri yuzunden tartıştığı Kuvvacı Doktor ile buluşur.
Doktor boyle saygıdeğer birinin kendi saflarına katılışından duyduğu mutluluğu Hoca’ya soyler ve asıl kimliğini bilenin sadece kendisi olduğunu, kendisi dışındakilerin O’nu Kuçuk Ağa diye tanıdıklarını anlatır. Hoca ise artık ozlediği eşi ve çocuğunun ozlemiyle yanmaktadır.
Kuçuk Ağa Fevzi Paşa ile birlikte Akşehir’e gelir ve burada da tanınmadığını ve Kuçuk Ağa olarak bilindiğini gorur. Eşi ve cocuğu hakkında bilgi alır ve çocuğunu bulur fakat eşinin durumu kotudur. Eşine geldiğini haber eder fakat kadın olmek uzeredir ve oğlunu Hoca’ya emanet ettiğini soylemekle kalır ve gunler sonra da olur. Hoca daha sonra Ankara’ya doner ve mucadeleye devam eder.
Ana Fikir
Vatan ve millet sevgisi, bağımsızlık duygusu. Kurtuluş savaşının kuçuk bir kasaba’ dan gorunuşu.
Şahıslar ve Olaylar
Kuçuk Ağa(İstanbullu Hoca): Kurtuluş mucadelesine buyuk hizmetler vermiş binlerce kişiden biri.
Salih: Birinci Dunya Savaşında sağ kolunu kaybetmiş ve hayatının anlamını Kurtuluş Mucadelesi ile tekrar kazanan biri.
cerkez Ethem: Başlarda vatan ve millet için yeri tutulmaz hizmetler vermiş, cephede buyuk başarılar gostermiş, fakat duzenli orduya geçme kararı alındığında tamamen zıt fikirleri benimsemiş ve zararlı olmuş bir çete reisi.
Doktor Haydar Bey: Dunya Savaşında Yuzbaşı rutbesiyle gorev yapmış ve milli mucadele yıllarında Kuvayı Milliye’ye buyuk hizmetler vermiş bir asker.
Ali Emmi: Kurtuluşu Kuvayı Milliye’de goren ve çok buyuk fedakarlıklarda bulunan yaşlı bir vatandaş.
Yazar Hakkında Bilgi
2 Eylul 1918 tarihinde Akşehir’de doğdu. İlk ve ortaokulu Akşehir’de okudu. İstanbul Lisesi’nin yatılı kısmında okurken bu lisenin yatılı kısmının kapatılması uzerine kaydını Konya Lisesi’ne aldırdı ve liseyi burada bitirdi. (1936). Lise yıllarında Tarık Nazım mustear ismiyle hikaye ve şiirler yazmaya başlayan Tarık Buğra, İstanbul Universitesi Tıp ve Hukuk fakultelerinde bir sure okuduktan sonra kaydolduğu Edebiyat Fakultesi Turk Dili Edebiyatı Bolumunun son sınıfında ayrıldı. Askerlik hizmetinden sonra Şişli Terakki Lisesi’nde muallim muavini olarak işe başladı.
Cumhuriyet gazetesinin açtığı yarışmada Oğlum(uz) adlı oykusuyle bin liralık buyuk odule layık gorulduğu ilan edildi. (1948). Ancak, Tarık Buğra’ya bu para yerine altın bir kalem odul olarak verildi. Aynı yarışmada Doğan Nadi’nin boluk komutanı birinci ilan edildi ve bu zatın hikayeci olarak adına ikinci bir kez daha rastlanılamadı.
Yine de bu odul neticesinde aldığı yoğun iş teklifleriyle basın hayatına atılma konusunda cesareti artan Tarık Buğra, Akşehir’e donerek Nasrettin Hoca Gazetesi’ni çıkardı (26 Temmuz 1949-28 Haziran 1952). Milliyet gazetesi, Vatan, Yeni İstanbul gazetesi (1952- 1956), Yol Dergisi (1968) ve Tercuman gazetesinde (1970-1976) sanat sayfaları duzenledi, fıkralar yazdı, yazı işleri mudurluğu yaptı. Hisar dergisi ve Turkiye gazetesinde de yazan Tarık Buğra, 26 Şubat 1994 tarihinde İstanbul’da oldu.
BAŞLICA YAPITLARI :
Bu cağın Adı, Donemeçte, Osmancık, Gençliğim Eyvah, Kuçuk Ağa, İbiş’in Dunyası, Firavun İmanı, Yarın Diye Bir şey Yoktur, Siyah Kehribar, Politika Dışı, Yağmur Beklerken, Yalnızlar
Kiralık Konak (Yakup Kadri Karaosmanoğlu) Kitabı Özeti
Mart 19, 2008
(Yakup Kadri Karaosmanoğlu)
Konu
Kitapta nesiller arasındaki çatışma yansıtılmıştır. Nesiller arasındaki uçurumdan ve hızlı değişimin getirdiği ahlak buhranı anlatılmıştır.
Ozet
Naim Efandi çok zengin, zengin olduğu kadarda hesaplı bir kişiydi. Babasından kalma bir serveti vardı. Buyuk bir itina ile idare ediyor ve koruyordu. II. Abdulhamit doneminde devletin yuksek mevkilerinde bulundu. Bir çok defalar valiliklerde dolaştı.
Butun çocukluğu, butun gençliği İstanbul ‘un en kalabalık konağında geçen Naim Efendi eğlenceli toplantıları, dostlar arasındaki sohbetleri, misafirlere ziyafetleri çok severdi. Fakat oyle bir zaman yaşadı ki bunların hepsi yasaktı. Naim Efendi yeni sazdan, yeni şarkılardan zevk almak bir tarafa, son senelerde yazılan ve konuşulan Turkçe’yi bile anlamıyordu.
Bundan beş sene oncesine kadar karısı Nefise Hanımefendi yanı başında idi, rahatı ve huzuru iyi durumdaydı. Zira, bu ihtiyar kadın olunce evin içinde yalnız kaldı. O oldukten sonra yerine kızı Sekine hanım geçti; fakat Sekine Hanımı hiçbir yonuyle annesine benzemiyordu.
Naim Efendinin damadı Duyunu Umumiye Mufettişlerinden Servet Bey, Naim Efendinin saflığından yararlanarak konak içerisinde işleri istediği gibi yurutuyordu. Servet Beyin oğlu Cemil henuz yirmi yaşında olmasına rağmen Beyoğlu’ndaki buyuk lokantaların, gazinoların, barların sadık dostu idi. Bu yaşında birçok zevkleri vardı. Biraderinin kuçuk sırlarını bilen Seniha ise son çıkan moda gazetelerinin resimlerine benzerdi. Korpe, ince ve çolak vucudu, ipek bocekleri gibi daima biçim değiştirme, değişim içerisindeydi.
Pazartesi gunleri Seniha’nın çay gunleridir. Avrupa’nın butun kibar kadınları gibi o gunleri guzel giyinir, kuşanır ve tam beşte konağın salonunda az gorulen bir hanımefendi gibi ziyaretçilerini beklerdi. Seniha salonun bir koşesinde iki genç kızla halasının torunu Hakkı Celis’in kendisine okuduğu şiirleri dinler gozukuyordu. Bu genç kendisinden iki ay kuçuk olmasına rağmen ve birçok şiiri bazı dergilerde çıkmasına rağmen ona parmakları murekkep lekeli ve pantolonunun dizleri çıkmış zavallı bir okul çocuğu gibi gorunmekten kurtulamıyordu.
Saat beşte Faik Bey konağı ziyarete geldi. Faik Bey Cemil’in yakın arkadaşları arasındaydı. Kumral, zayıf, uzun saçları iyi taranmış bir gençti. Kuçuk yaşından beri Avrupa’nın onemli şehirlerinde dolaşmış, oturmuş olduğu için hareketlerinde hiç sahte gorulmeyen bir zerafet vardı. Faik Bey ile Seniha arasındaki ilişkinin bir arkadaşlık derecesinden fazla olması genç kızın butun arkadaşları bilirdi. Fakat, buna da hafif bir flort manasını verirlerdi. Gunden gune aralarındaki sevgi çoğalmaya başladı. Faik Bey için Seniha’yı sevmek birdenbire vazgeçilmeyen birşey oluverdi.
O şimdi kumara ne kadar duşkunse, Seniha’yı da o kadar arıyordu. Seniha’ya kendini o kadar bağlı hissediyordu. Dort gunluk bir ayrılıktan sonra sabah Faik Bey konağa geldi. Herkes uykudaydı. Saçları karma karışık, yuzu sapsarıydı. Suratında uç gunluk bir sakal, toz renginde bir kir tabakası vardı. Seniha “Ne var? Ne oldu?” demek isteyen gozlerle Faik Bey’ e baktı. Faik Bey sessiz bir şekilde hiçbir şey soylemiyordu. Seniha daha sonra kardeşi Cemil’ den Faik Bey’ in kumarda Uç yuz elli lira kaybettiğini ve paraya ihtiyacı olduğunu oğrendi.
Cemil parayı Seniha’nın buyukbabasından istemesini soyledi. Seniha’nın bunun olmayacağını soylemesi uzerine Cemil Seniha’nın elmaslarını rehin koymasını istedi. Seniha dolabını açtı içinden bir çekmece çıkardı. cekmecenin içinden birkaç tane mahfaza aldı ve birer birer Cemil’e uzattı ve hayatında ilk defa ağır ve ciddi bir şekilde duşundu, kaldı. Hayat bir an içinde, ona çıplak ve en kaba haliyle gorunmuştu.
Bu dunyada guzellik bir hayal, asalet ve zerafet, insanın ustunde hafif bir cilaydı. Guzel bir yuze iskelet ifadesi vermek için iki gecelik bir uykusuzluk, bir sevgiyi bir alışverişe çevirmek için birkaç paket iskambil kağıdı, zarif bir adamı bir dilenciye dondurmek için uç yuz elli liralık bir borç yeterliydi. Seniha kalbinin bu bir gunluk hesaplaşmasından epeyce değişmiş çıktı.
Konağı kiraya verip kardeşi Selma Hanımefendi’nin yanına taşınma fikri ortaya çıktığından beri Naim Efendi’ nin rahatı, huzuru kaçtı. Selma Hanımefendi kararında o kadar katıydı ki hiçbir şekilde bunun onune geçmek mumkun değildi. Naim Efendi; “Burada doğmuşum, burada yaşamışım, ihtiyarlamışım! Nasıl bırakır giderim?” diyordu. Selma Hanım; “Burada, fareler, orumcekler ortasında yapayalnız oleceğine, benim yanımda benim gozum onunde olursun.” diyordu.
Konak, Naim Efendiyle beraber, hergun biraz daha yıkılıp gidiyordu. Zili bozulan sokak kapısı ağır bir tokmakla vuruluyor ve bir çok gıcırtılarla sarsılak açılıyordu.
Ana Fikir
Bazı şeyleri kazanmak ve korumak epeyce zaman alır ama onları kaybetmek çok kolaydır.
Şahıslar ve Olaylar
Naim Efendi: cok zengin ve zengin olduğu kadar da hesaplı bir kişidir. cok onemli yerlerde çalışmış ve çok onemli bir kariyere sahip olmuştur. Ama devamlı bir değişim içerisinde olan bir ulkede eskiden kelme bir şahsiyet olduğu için bazı konulara uzak kalmıştır hatta gençlerin konuştuğu Turkçe’nin çoğunu anlamamaktadır. Eğlenceyi seven, neşeli bir insandır.
Seniha Hanım: Korpe, ince, çevik, ipekboceği gibi surekli bir değişim halindedir. İlk başlarda cıvıl cıvıl bir kız olmasına rağmen zamanla çok değişir. Kimseyle goruşmez, kimseye bir şey soylemez olur.
Faik Bey: Aileyi uçuruma surukeyen kişidir. Zevklerine gore yaşayan ve insanların umrunda olmadığı varlıklı bir ailenin oğludur.
Hakkı Celis: Senihayı sevmiştir fakat karşılık bulamayınca içine kapanmıştır. Kimseye sır vermeyen birisidir. İnsanlardan kaçmaya çalışmaktadır, yalnız kalmak ister.
Yazar Hakkında Bilgi
Kahire’de doğdu. Manisa’nın karaosmanoğulları ailesindendir. Oğrenimini bir Fransız oklulunda tamamladı. II.Meşrutiyetin ilanından sonra İstanbul’a geldi. Fecri Ati topluluğuna katıldı. ceşitli gazete ve dergilerde yazmaya başladı. Uskudar Lisesinde felsefa dersleri okuttu. Kurtuluş Savaşı sırasında Anadolu’ya geçerek Batı Cephesi’nde bulundu. Deneme, makale, anı, oyun turlerinde eserler veren Yakup Kadri, daha çok romanlarıyla tanındı. Romanlarının konusu tarihsel ve olaylar olmuştur.
ESERLERİ :
Roman: Kiralık Konak, Nur Baba, Hukum Gecesi, Sodom ve Gomore, Yaban, Ankara, Bir Surgun, Panaroma, 2 cilt, Hep O Şarkı. Hikaye Bir Serencam, Rahmet, Milli Savaş Hikâyeleri.
Anı: Zoraki Diplomat, Anamın Kitabı, Vatan Yolunda, Politikada 45 Yıl.
Kaşağı (Ömer Seyfettin) Kitabı Özeti
Mart 19, 2008
Kaşağı
(Omer Seyfettin)
Konu
Kardeşine iftira atıp, onun olumunden sonra vicdan azabıyla yanıp tutuşan bir çocuğun dramı anlatılmaktadır.
Ozet
Annesi, İstanbul’a gittiği için kendisinden bir yaş kuçuk olan kardeşi Hasan’la artık Dadaruh’un yanından hiç ayrılmaz. Bu, babasının seyisi, yaşlı bir adamdır. En sevdikleri şey atlardır. Dadaruh’la birlikte onları suya goturmek, çıplak sırtlarına binmek, onlar için çok zevklidir. Torbalara arpa koymak, yemliklere ot doldurmak, gubreleri kaldırmak eğlenceli bir oyundan daha çok hoşlarına gider. Dadaruh eline kaşağıyı alıp işe başladı mı, tıkı… tık… tıkı… tık… tıpkı bir saat gibi… yerinde duramaz, bunu goren kuçuk çocuk ben de yapacağım! diye tutturur.
O vakit Dadaruh, onu Tosun’un sırtına koyar, eline kaşağıyı verir,
- Hadi yap! Der.
Bu demir gereci hayvanın ustune surter, ama o uyumlu tıkırtıyı çıkaramazdı.
Her sabah ahıra gelir gelmez,
- Dadaruh, tımarı ben yapacağım, der.Ama adam izin vermez ancak boyu at kadar olunca yapabileceğini soyler.Boyu atın karnına bile varmıyordu. Oysa en keyifli, en eğlenceli şey buydu. Sanki kaşağının duzenli tıkırtısı Tosun’un hoşuna gidiyor, kulaklarını kısıyor, kuyruğunu kocaman bir puskul gibi sallıyordu. Tam tımar biteceğine yakın huysuzlanır, o zaman Dadaruh, “Hoyt..” diye sağrısına bir tokat indirir, sonra oteki atları tımara başlardı.Bir gun yalnız başına kalır. Hasan’la Dadaruh dere kenarına inmişlerdi. İçimde bir tımar etmek hırsı uyanır. Kaşağıyı arar, bulamaz. Annesinin bir hafta once İstanbul’dan gonderdiği armağanlar içinden çıkan fakfon kaşağı, pırıl pırıl parlıyordu. Hemen alıp, Tosun’un yanına koşar, karnına surtmek ister fakat rahat durmaz.
- Sanırım acıtıyor? Diye duşunur.
Gumuş gibi parlayan bu guzel kaşağının dişlerine bakar. cok keskin, çok sivridir. Biraz koreltmek için duvarın taşlarına surtmeye başlar. Dişleri bozulunca yeniden dener. Gene atların hiçbiri durmaz ve kızar. Ofkesini sanki kaşağıdan çıkarmak ister. On adım ilerdeki çeşmeye koşar. Kaşağıyı yalağın taşına koyup yerden kaldırabildiği en ağır bir taş bularak ustune hızlı hızlı indirmeye başlar.
İstanbul’dan gelen, ustelik Dadaruh’un kullanmaya kıyamadığı bu guzel kaşağıyı ezip, parçalar. Sonra yalağın içine atar. Babası çeşmeye bakarken, yalağın içinde kırılmış kaşağıyı gorur; Dadaruh’a yanına çağırınca çok korkar. Dadaruh şaşırır, kırılmış kaşağı ortaya çıkınca, babası bunu kimin yaptığını sorar.Dadaruh,
- Bilmiyorum, der.
Babasının gozleri ona doner, daha bir şey sormadan, çocuk kaşağıyı kardeşi Hasan’ın kırdığını soyler. “Dadaruh uyurken odaya girdi. Sandıktan aldı. Sonra yalağın taşında ezdi” der.
Babası Hasan’I çağırır.
-Bu kaşağıyı niye kırdın?diye sorar.
Hasan, Dadaruh’un elinde duran alete şaşkın şaşkın baktıp, sarı saçlı başını sarsarak,
- Ben kırmadım, der.
- Doğru soyle, darılmayacağım. Yalan çok kotudur, der babası. Hasan inkârda direnir. Baba ofkelenir. Uzerine yurur “Utanmaz yalancı” diye yuzune bir tokat indirir.
- Gotur bunu eve; sakın bunu bir daha buraya sokma. Hep Pervin’le otursun! diye haykırır.
Artık ahırda hep yalnız oynar. Hasan eve hapsedilir. Annesi geldikten sonra da bağışlanmaz.Annesi onun iftira atabileceğine hiç ihtimal vermez.
Ertesi yıl anne, yazın gene İstanbul’a gider.Hasan’a ahır hâlâ yasaktır. Bir gun birdenbire hastalandı. Doktor “Kuşpalazı” der. Babası yatağın başucundan hiç ayrılmaz. Hizmetçi kardeşinin oleceğini soyler ve çocuk ağlamaya başlar. Gece uyuyamaz, uykuya dalar dalmaz Hasan’ın hayali gozunun onune gelir “İftiracı! İftiracı!” diye karşısında ağlar. Pervin’i uyandırır. Hasan’ın yanına gitmek istediğini ve babasına bir şey soylemek istediğini soyler.Yarın soylersin, der.Sabaha kadar gene gozlerini kapayamaz. Hava henuz ağarırken Pervin’i uyandırır. Ama zavallı suçsuz kardeşi, o gece olmuştur.
Ana Fikir
Yalan soylemek kotu bir alışkanlıktır.
Şahıslar ve Olaylar
Buyuk çocuk: Hasan’ın abisidir.babasından çok korkar.Atları çok sever.
Hasan: Kuçuk kardeştir.O da babasından çok korkar ve atları çok sever.Geçirdiği hastalık olumune sebep olur.
Dadaruh: Evin seyisidir. Butun zamanını atlarla geçirmekyen çok zevk alır.İki çocuğu da çok sever.
Pervin: Evin hizmetçisidir. cok yumuşak kalplidir ve herşeyi açıkça soyler.Bir o kadar da sulugozdur.
Baba: cocuklarının uzerinde buyuk bir otorite sahibidir. cocukları onu çok sever ama ondan çok korkarlar.
Yazar Hakkında Bilgi
Omer Seyfettin, yazı ve oykuleriyle dilde sadeleşme hareketinin onculuğunu yaparak yeni bir edebiyat akımının oluşumunu sağlayıp, Turk oykuculuğunde kısa oyku turunun dil, anlatım tekniği ile tematik yonden ilk ozgun orneklerini vermiştir. Aynı zamanda ulusal edebiyat akımını başlatan yazarlardan olan Omer Seyfettin 28 Şubat 1884′te Gonen’de doğdu. Oğrenimine, dort yaşında iken, Gonen Mahalle Mektebi’nde başladı. Ailesiyle birlikte İstanbul’a gelince (1892), ilkoğrenimini ozel bir okul olan Aksaray’daki Mekteb-i Osmani’da surdurdu.
Babasının isteği uzerine, Eyup baytar Ruştiyesi’nin subay çocuklarına ozgu bolumune yatılı olarak yazıldı (1893). Buradaki eğitiminden sonra (1896), Edirne Askeri İdadisi’ni (1900) ve İstanbul Mekteb-i Harbiye’yi bitirdi. 22 Ağustos 1903′te piyade teğmeni rutbesiyle mezun oldu. Ziya Gokalp ve arkadaşlarının çıkardıkları “Genç Kalemler” dergisinin kadrosuna katıldı. Balkan Savaşı’nın başlaması uzerine, yeniden orduya çağrıldı (14 Eylul 1914). Kısa bir sure “Turk Sozu” dergisinin başyazarlığını yaptı. lan Calibe Hanım’la evlendi (1915). Eylul 1918′de eşinden ayrıldı. 6 mart 1920′de kaldırıldığı Haydarpaşa Hastanesi’nde şeker hastalığından oldu. Kadıkoy Kuşdili’ndeki Mahmut Baba Turbesi mezarlığına gomuldu. 1939′da, kemikleri Zincirlikuyu Mezarlığı’ndaki Asri Mezarlık’a taşındı.
ESERLERİ:
Romanları:
Yaşadığı yıllarda yayınlanan uç romanı ( Ashab-ı Kehfimiz, Efruz Bey, Yalnız Efe, 1919) onun bu alanda yarım kalmış denemeleri olarak sayılır.
“Fantezi roman” olarak nitelendirilen Efruz Bey; 1908′den Mutareke yıllarına kadarki sureci, aydın kişilerin eleştirisi ekseninde yansıtır. Donemin aydın hastalıklarını, siyasi akımların yanlış yonsemelerini toplumsal eleştiri bağlamında, yeni bir roman tekniğiyle verir.
Yarın kalan romanı Yalnız Efe, destansı bir nitelik taşır. Konusunu bir halk menkıbesinden almıştır. Donemin toplumsal ortamında, yapılan haksızlıklara başkaldırarak silahlanıp dağa çıkan -kız kahraman- Yalnız Efe’nin kişiliğinde Turk halkanın direnme gucunu gostermeye çalışmıştır.
Oyku: Harem, (u.o.), 1918; Yuksek Okçeler, (o.s.), 1923; Gizli Mabet, (o.s.), 1923; bahar ve Kelebekler, (o.s.), 1927.
Butun Eserleri, temalarına gore bir araya getirilen basım: Efruz Bey, 1970; kahramanlar, 1970; bomba, 1970; Harem, 1970; Yuksek Okçeler, 1970; Yuzakı, 1970; Yalnız Efe, 1970; Falaka, 1970; Aşk Dalgası, 1970; Beyaz Lale, 1970; Gizli Mabet, 1970.
İnce Memed (Yaşar Kemal) Kitabı Özeti
Mart 19, 2008
İnce Memed
(Yaşar Kemal)
Konu
Anadolu halkının geri kalmışlığı, cahil bırakılmışlığı ve koy hayatının sefaleti
Ozet
Toroslar’dan Akdeniz’e uzanan Dikenliozu’ndeki beş koyden birisi Değirmenoluk’tur. Bu koyun insanları koylerinden dışarıya çıkmazlar. Onun için buraların kendine has kanun ve toreleri vardır. Bu kanun ve toreleri Abdi Ağa koyar ve uygular. Dışarıdan kimse gelmez ve karışmaz.
Koyun yağız delikanlılarından Memed gunlerdir Abdi Ağa’nın tarlasını surmektedir. Artık dayanamayacağını anlayınca herşeyi bırakıp Kemse Koyu’ne gider ve Suleyman’a sığınır. Memed’in bu yaptığı aslında butun koy ahalisinin hayalidir. Memed kışı Kesme Koyu’nde geçirir. Anasını ve koyunu ozlemiş olmasına rağmen donmemekte kararlıdır. Bir gun koyden bir tanıdık onu gorur ve bu haberi hemen Abdi Ağa’ya yetiştirir. Bunu oğrenen Abdi Ağa Suleyman’ın kapısına dikilir ve Memed alıp koye goturur. O yaz Memed hasatı yapar ve Abdi Ağa’nın topraklarını surer. Abdi Ağa ise ceza olarak ona hasatın beşte birini verir. O kış Memed ve anası çok zorluk çekerler.
Memed arkadaşı Mustafa ile ilk defa kasabaya giderler. Yolda iyi, mert bir eşkiya olan ve hayranlık duydukları Kara Ahmet’le karşılaşırlar. Kasabadaki yaşam Memed’i çok etkiler. Ağaların olmadığı herkesin hur olduğu bu hayat ozlemiyle Memed sevgilisi Hatçe’yi kaçırmak için koye gider ve barber kaçarlar. Abdi Ağa’nın yeğeninin nişanlısı olan Hatçe ile Memed’in kaçmalarının ardından Ağa’nın adamları ve yeğeni onları yakalamak için izlerini surerler. Nitekim bulurlar. Aralarında çatışma çıkar. Abdi Ağa’nın yeğeni olur, Memed yaralanır ve kaçar. Hatçe ise yakalanır. Memed’in sığınacak bir yeri olmadığı için Deli Durdu denilen bir eşkiyanın çetesine sığınır. cetenin yaptığı haksızlıkları goren Memed Deli Durdu’dan nefret eder.
Bu sırada Abdi Ağa Hatçe’yi cezalandırmak için ona bir tuzak kurar. Yeğenini Hatçe’nin oldurduğune jandarmaları ikna eder ve Hatçe hapishaneye duşer.
Eşkiyalığa iyice alışan Memed zulmetmeye dayanamaz ve çeteden ayrılıp yeni dostlar bulur ve onlarla gezmeye başlar. Bir gece koye geldiğinde anasının olduğunu duyar ve Hatçe’nin başına gelenleri oğrenir. Ardından Abdi Ağa’nın izini surmeye başlar.
Bu arada Abdi Ağa Memed’i ortadan kaldırmak için bir tuzak kurar. Memed ise kasabada Hatçe’yi bulur ve bir yolunu bulup onu ve arkadaşını hapishaneden kaçırmayı başarır. Koyluleri de Abdi Ağa’ya karşı gelmeleri konusunda yureklendirir. O kış koyluler Abdi Ağa’ya hasatlarından bir buğday tanesi bile vermezler.
Abdi Ağa Ankara’ya telgraf çeker ve Memed’in gizlendiği yeri ihbar eder. Jandarmalar Memed’i kıstırırlar. Aralarında çatışma çıkar. Tam bu sırada Hatçe doğum yapar. Memed eşi ve çocuğu için teslim olur fakat bu esnada Hatçe vurulur. Memed’in dunyası yıkılır. O sırada çıkan afla serbest kalır. Doğan çocuğunu Hatçe’nin hapishane arkadaşı alır ve Gaziantep’in bir koyune goturur.
Olaylardan Abdi Ağa’yı sorumlu tutan Memed koye gelir ve Abdi Ağa’yı vurur. Bu duruma sevinen koylu bayram eder. Memed ise atını dağlara doğru surer ve o gunden sonra Memed’den haber alınmaz.
O gun bu gundur Dikenliduzu Koyluleri, çift koşmadan once çakırdikenleri ateşe verirler. İşte tam o gunlerde Alidağ’ın doruğunda bir top ışık patlar, uç gun uç gece yanar durur.
Ana Fikir
En yuksek makamlarda bile olsak kimseye haksızlık etmeye hakkımız yoktur.
Şahıslar ve Olaylar
İnce Memed: Toroslar’da Değirmenoluk Koyu’nde yaşayan yoksul ve yetim bir koylu çocuğu. Abdi Ağa’nın baskısına dayanamaz, onun yeğenini oldurur ve dağa çıkıp eşkiya olur.
Abdi Ağa: Dikenliozu’nde bulunan beş koyun sahibi, merhametsiz, bencil ve zengin bir koy ağası.
Yazar Hakkında Bilgi
HAYATI
· 1922’de Adana’da doğdu.
· Asıl adı Kemal Sadık GOKcELİ olan Yaşar KEMAL, ortaokul son sınıfa kadar okudu. İşçilik, katiplik, bekçilik, memurluk, arzujhalcilik gibi çok çeşitli işlerde çalıştı.
· Yazı hayatına şiirle başladı. İlk şiiri Adana Halkevi dergisi “Goruşler”de yayınlandı.
· Uzun zaman folklorla uğraştı, derlemeler yaptık.
· Cumhuriyet gazetesinde fıkralar ve roportajlar yazdı.
· İstanbul’a taşındıktan sonra hikayeler yazdı(1951).
ESERLERİ
· HİKAYE KİTAPLARI;
Sarı Sıcak(1952)
· ROMANLARI;
İnce Memed
· ROPORTAJ;
Yanan Ormanlarda Elli Gun (1955),
cukurova Yana Yana(1943),
Peri Bacaları(1957),
Bulut Kaynıyor(1974).
· DENEMELER, FIKRALAR;
Taş catlas(1961),
Baldaki Tuz(1974),
· DERLEME
Ağıtlar (1943)
Huzur (Ahmet Hamdi Tanpınar) Kitabı Özeti
Mart 19, 2008
(Ahmet Hamdi Tanpınar)
Konu
Mumtaz’ın Nuran’a olan aşkının oykusu
Ozet
Mumtaz ve Suat’ın Nuran’a olan aşklarıdır oykunun merkezi. Mumtaz ve Nuran birbirini sevmekte ve evlenmeyi tasarlamaktadırlar. Umitsizliğe duşen Suat ise kendini asarak intihar eder. Bu trajedi nedeni ile Nuran’dan ayrılan Mumtaz’ın iç dunyası yıkılmıştır. Radyoda II.Dunya savaşının başladığı haberi verildiği sırada, Suat’ın hayalini goren Mumtaz merdiven başına yıkılır (bazı edebiyat incelemecileri, sonda Mumtaz’ın olduğu biçiminde yorumlar yapmış olsalar da, Tanpınar’ın metninde olum telaffuz edilmiyor).
Mumtaz, Beyazıt Sahaflar carşısında, salaş dukkanlarda, bit pazarında, cekmece’de balıkçı muhitinde ve kır kahvelerinde dolaştırırken, İstanbul’un bir kronikçisi, İstanbul’da eski zamanın donup kaldığı ve biriktiği koşelerin bir tasvircisi oluyor romanda. Huzur’un sonraki bolumlerinde Boğaz’a, zengin bir eve, sanki başka bir dunyaya geçiyoruz. Pırıl pırıl gorunen modern semtte onceleri çok mutlu olan Mumtaz, giderek bu çevrede yaşayan insanlardan kaynaklanan olayların sonucunda yıkılır. Geçilmemesi gereken bir sınırı çiğnemiştir o!
Her yeni tecrube gibi şahsîdir, her yeni tecrube gibi ilktir. Mumtaz, bindiği bir Ada vapurunda Nuran’a rastlamış ve “Tehlikeli denecek derecede zengin, her ihtimale gebe, her mânasında velûd bir kadınlık hayatı(nın), bakımsız bir tarla gibi sırf kendisini işleyecek erkeğin yokluğundan yarı hulyâ, yarı verimsizliğin butun sebeplerini kendisinde goren bir aşağılık duygusu içinde akıp gittiğini” farketmiştir. Bu tesbitin arkası kendiliğinden gelecek ve zalim bir çocukluğun ara sokaklarından geçerek kendisini İhsan’ın kollarına atan Mumtaz, fikrî zeminini sağlamlaştırmış bir insan olarak duygusal arka planını inşa etmeye soyunacaktır: “O madem ki artık benim için herşeydir, o halde butun kâinatımla ona taşınmalıyım.” der.
Ana Fikir
Her aşkın bir ıstırap ve çilesi bazen insana mutluluk bazen de mutsuzluk verir.
Şahıslar ve Olaylar
Dort bolumden oluşan kitabın her bolumu, oykunun dort kahramanının, İhsan, Nuran, Suat ve Mumtaz’ın adlarıyla verilir. Ancak, romanın ana karakteri Mumtaz’dır. Yazar, diğer uç
karakteri de Mumtaz’la olan ilişkileri çerçevesinde tanıtır bize. Birinci donem Turk romanında mekan Doğu-Batı değerlerini temsil etmek bakımından bir anlam taşıyor ve kent ikiye ayrılıyordu. İstanbul tarafının mahalleleri Osmanlı-İslam geleneklerinin, goreneklerinin değerlerinin yaşadığı semtlerdi. Beyoğlu tarafı ise kentin Batılılaşmış oteki yarısıydı. Oturulan mekan olarak konak ve apartman Doğu-Batı karşıtlığının simgesiydi. İlk donem yazarları arasında, Doğu-Batı karşıtlığı ve kimlik sorununu, İstanbul’un farklı semtlerini karşı karşı getirerek işlemektedir.
Yazar Hakkında Bilgi
Ahmet Hamdi Tanpınar, 1901 İstanbul doğumlu. Babasının işi gereği, ilkokuldan liseye kadar Andolu’nun çeşitli şehirlerinde surdurdu eğitmini. İstanbul Darulfunun Edebiyat bolumununden 1923′de mezun olduktan sonra Erzurum, Konya ve Ankara’da edebiyat oğretmenliği yaptı. İstanbul Guzel Sanatlar Akademisi’nde dersler veren Tanpınar, İU Edebiyat Bolumu Tanzimat Edebiyatı kursusunde proesorluğe seçildi. 1942-1946 yılları arasında Maraş milletvekili olduktan sonra yeniden eğitim hizmetine dondu, 1949 yılında İU Edebiyat Bolumu Yeni Turk Edebiyatı profesorluğune getirildi. 1962 yılında kalp rahatsızlığı sonucu olen Ahmet Hamdi, çok sayıda şiir, hikaye, roman ve deneme yazmıştı.
1949 tarihinde basılan “Huzur”, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın en tanınmış romanıdır.
|» Roman Ozetleri Sayfasına Don! « |
Not: İçerik, internetten alıntılanarak derlenmiştir…

